Yemekler ve Cinsel Güç
***************************

BAHNAME 6 BÖLÜMDEN OLUŞMAKTADIR
1 - Ana Bahname için tıklayın...
2 - "Kadın bedeninde enerjinin arttırılması ve cinsel sağlık için büyülü öğretiler"
bölümünü okumak için tıklayın.
3 - Cinsel güç ve cinsel sağlık için kullanılan sihirli gıda ve bitkiler.
(*** ŞU AN BURADASINIZ***)
4 - Aşk ve Cinsellik ile Yemeklerin ilişkisi ve doğru beslenmenin sırları.
Okumak için aşağıya doğru kaydırın.
5 - Cinsel gücü arttırıcı ve ömüre ömür katan 500 yıllık Osmanlı Mutfağından sihirli yemek tarifleri.
Okumak için tıklayın.
(Hazırlıyorum)
6 - Şifalı bitkilerle şifa veren karışımlar hazırlayarak hem genel hem de cinsel sağlığı mükemmel seviyeye getirmek.
Okumak için tıklayın.
(Hazırlıyorum)
***

Uyanık olarak geçirdiğimiz yaşamımızın yaklaşık 15 yılını yemek yiyerek geçiriyoruz ve ömrümüz boyunca aşağı yukarı yüz bin kere sofraya oturuyoruz.¹ Maalesef erotizme, onu hesaplamak daha zor olmakla birlikte daha az zaman ayırıyoruz...
Ama düşünün öncelikle: Fransa'da bir cinsel ilişkinin ortalama süresi 6 dakikadır ve kırk yıllık faal bir cinsel hayatın hazzına ayrılan kümülatif vakit, orgazm başına sekiz saniyeden 4450 ilişki tahmin edersek, sadece 10 saat olacaktır!² Nedir o zaman beslenmeyle cinsellik arasındaki bu anlaşılmaz bağ?
Neden oburluk ve şehvet, ten günahları sıralamasında en tepede kafa kafaya geliyor? Nasıl oluyor da bu iki faaliyet başkaları için sadece fizyolojik bir gereksinimken, bazıları için hayatın amacını temsil edebiliyor? Bir bilim adamı için gayet ilgi çekici, özet sorular...
Tüm bireysel davranışlar gibi beslenme ve erotizm de, içgüdüleri kurumsallaştıran, uyarlayan, bastıran ve çoğunlukla örtbas eden bir toplumsal kurallar ağı içinde birbirlerine yapışıklar. Cinselliğin ve beslenmenin tarihi, özgürlük ve baskı arasında, itki ve kontrol arasında bir kararsızlığı yansıtıyor; iki gelenek birbirlerine daha iyi karışabilmek için birbirlerinden uzaklaşıyorlar.
Antropolog Claude Lévi-Strauss'a göre yamyamlık ve ensest tabularının ortak bir kökeni var. Diyonizyak gelenekte, şenlik boyunca beslenme ve cinsellik çözülemez biçimde birbirine bağlıdır. Buna karşılık Ökaristi'de*, ekmek ve şarap sadece sembolik olarak oradalar ve herkesin bildiği gibi, cinsellik tümüyle törenin dışında. Cinselliğe karşı bazı vaazların hiddeti, dinî kökenli besinsel tabulara değinmeden geçmez: Bir din etleri "pis" diye dışlar, bir başkası sütle kanın karışımını "şeytana ait" diye niteler. Bazı Püriten geleneklere göre kendimizi şekerin "aşırı" tüketimine teslim etmekteyiz.
Toplumumuzun medya tarafından yansıtılan görüntüleri; ekonominin, beslenme alışkanlıklarının ve cinsel alışkanlıkların kesiştiği yerde oluşuyorlar. Böylece kıtlık dönemlerinde şişko, bolluğun eş anlamlısı olur; oysa tüketim toplumumuzda, tam tersine, denge ve güzelliğin eş anlamlısı olan ince bir dış görünüme sahip olma imkânı zenginlerindir.
Beslenmeyle cinsellik arasındaki bağlar ele alındığı vakit, oradan sürekli afrodizyaka gelinir. Bu bağı basitçe bayağılaştırmak değil mi? Daha çok, bilinçsiz ortaklığımızda iyice kök salmış bir benzeşmeye gözlerimizi kapamak için bir araç olmaz mı bu? Besin ve cinsellik sadece kafamızda birbirlerine kavuşmazlar, aynı zamanda kalbimizde ve midemizde de kavuşurlar.
Kant duyu düzeyleri arasında bir ayrım yapmayı denedi:³ Ona göre tat ve koku beş duyunun en az asil olanları, çünkü belirsizler ve akılla kontrol altına almak çok zor. Belki de haklı. İnsanlığın besinsel ve cinsel tarihi, cinsellikle besinin arasındaki bu karşılaşmalarla dolu: Diyonizyak günahlar, Petronius'un şölenleri, Rabelais'vari alemler, iç organlara ait olmakla ortak bütün olaylar. George Walther Groddeck'i anarsak, mideden doğan bütün davranışlar.⁴
Ama eğer çoğunlukla iştahtan çok açlığın bizi iteklediği doğruysa, hem besinden hem aşktan, ilkel bir ihtiyacın basit tatmininden çok daha fazla şey bekliyoruz demektir: duygularımızı iletmemiz için bize yardım etmeleri gerekir, iyilerini olduğu gibi kötülerini de. Anne, memesiyle bebeğine sadece süt vermez, aynı zamanda aşkının ilk ilanıdır da bu. Ve Hristiyan geleneğinin bütün öğretileri arasında bir tek, bizi aç olanlara yiyecek vermeye teşvik eden öğüt laik gelenekte de uygulanmaya devam ediyor: toplumsal dayanışma her şeyden önce gıda yardımıyla kendini gösteriyor, hem kendimize hem Üçüncü Dünya halklarına. Tabii ki bu olgu en zengin ulusların en fakir olanlara bir baskısı olarak yorumlanabilir. Yahut kesenin ağzını elinde tutanın eşine baskısı: Boşanma durumunda en temel kaygılardan biri, muhakkak nafakadır.
Cinsellikte de durum aynı: aşk, vücutların basit temasını aşan bir iletişim yoludur. Ve beslenme gibi cinsellik de bir iktidar, aşağılama ve toplumsal farklılaşma aracı olabilir. Caligula'nın aşağılamak için senatörlerin karılarını kullanması gibi Sırp askerler de cezalandırmak için düşmanlarının karılarına tecavüz ettiler. Ve Herodias'ın Salome'yi Herodes Antipas'la aldatması sonucu güzel Salome cinsellik adına tuhaf bir şantajla farklı bir baskı yapmıştı: bir dansa karşı Vaftizci Yahya'nın başı*. Sofranın üzerine konmuş başın bakışları altında yemeklerinin kalanını bekleyen köle sürüsünün ve halkın yüzündeki dehşet, İncil'de anlatılır.
Cinsellik ve beslenme hem en iyiyi hem de en kötüyü yaratabilirler: her şey bu temel faaliyetlerle nasıl ilişki kurduğumuza bağlı.
Birbirini sevenlerin yemeği. Eşi için akşam yemeğini aşkla hazırlamak (onun vereceği tepkiye önceden sevinerek) ya da bilmem kaçıncı karı kocalık görevini yerine getirirken ocak başında iç geçirmek (sonuçlarını sindirmek çoğunlukla güç olur) tamamen farklı şeylerdir. Yavrularına yiyecek bir şey bulamadığı zaman kendi etlerini kopartan pelikanın büyük özverisine kadar gitmeyelim, aşkını güzel yemek aşkıyla ifade eden Les Épices de la passion'daki Tita örneğini ele alalım. Meksikalı büyük bir ailenin üçüncü kızı olan Tita'nın günlerini geçirmek için yemek pişirmekten başka işi yoktur. Annesi, taliplerinden birinin verdiği gülleri çöpe attığı zaman, acısını keyfe dönüştürmek için yeni bir yemek icat etme yolunu bulur: gül yapraklı bıldırcın. Öyle bir şefkatle hazırlar ki, yemek aşka gerçek bir davet haline gelir ve delice bir tutkuya kapılan kız kardeşlerinden biri bir askerle birlikte kaçar.
Birbirlerini sevmeyenlerin yemeği. Polisiye filmlerde çorbaya arsenik koyarlar. Gerçek hayatta bir müsil yeterli olur: Patronunun her gün kendisini omlet yapmaya zorladığı hastalarımdan birinin de yaptığı buydu! Ve daha da ahlaksızcası, tuvalet kâğıtlarını da saklıyordu...
"Gastronomik kötülük" sadece başkalarına uygulanmaz, daha sonra bahsedecek olduğumuz bazı oburluk ya da iştahsızlık durumlarında, insanın kendisine de dönebilir. Altmış dört yaşında, yüz yirmi kilo bir büyükanne olan Catherine altı torununa büyük bir sevgiyle bağlı. Ben onu, altı kocaman çikolata tavşanı yuttuktan sonra acilen getirdikleri hastanede tanıdım. Onları çılgınca arka arkaya mideye indirmişti, çünkü gelini, o kadar beklediği çocukları getirmekte gecikmişti. Hiç kuşkusuz kıskanç gelinin bilmem kaçıncı kötülüğünün kurbanı olarak, çocuklara aldığı tavşanları yiyerek kendine acı çektirmekten başka bir yol bulamamıştı.
Birbirlerini sevenlerin cinselliği. Birbirlerini sevenlerin cinselliği, bıkmadan usanmadan karşısındakinin yeniliğini keşfeden iki vücudun ve iki kalbin bilinçli bir araya gelişiyle oluşan aşkın gizemini yenileyip durur. Zevk vermenin zevki, hiçbir zaman aşka angaje olmadan cinselliğin peşinde koşanların bilinmeyen afrodizyakıdır.
Birbirlerini sevmeyenlerin cinselliği. Cinsellikle kendini ve başkasını cezalandırmanın binbir yolu vardır. Kimi kadınlar eşinin gözünde yenilmiş görünmemek için orgazm olduklarını gizlerler. Kimi kocalar da erken boşalmadan şikâyetçi olurken, aslında sadece karısına acı çektirmek için işleri hızlandırıyordur. Bazıları da sürekli bir migreni bahane ederek eşini iki hafta boyunca o işten yoksun kalmaya zorlar. İşte bu tip soysuzluklarla sorunlu bir ilişki kurulur.
Bu örnekler araştırmamızın niyetini daha iyi belirlemek için bize yol gösteriyor. Beslenme-cinsellik bağının gizli toplumsal ve psikolojik anlamını ortaya çıkarmaya çalıştık. Yani bu çalışma, bir önceki denememiz olan ve cinselliğin cinsel olmayan işlevlerini (CCÖİ) tanımladığımız ve tasvir ettiğimiz La Qualité des sentiments'da ele alınan söylemin mantıksal devamıdır: cinsel "terapi"den (antidepresan, sakinleştirici, uyku ilacı) psikolojik "destek" cinselliğine kadar (kendi kimliğinin tanımlanmasında) ya da ilişkisel "destek" cinselliğine kadar (dövüşme, sosyalleşme, samimiyet alanı). Burada, beslenmenin besinsel olmayan işlevlerini (BBÖİ) inceliyoruz ve bunların psikolojik ve tıbbi çekim kuvvetleri cinselliğinkilerle çok benzeşir, hatta bazen ikame eder. Cinsellik gibi, beslenme de bireyin sosyalleşmesini teşvik eder ve kendini tanımlamasına yardım eder. Cinsellik gibi, o da iktidarın, erkin ve çatışmaların özgürce ortaya çıktığı bir alandır.
Cinsellikle beslenme arasındaki bu akrabalık bizi, sonuçlarını ikinci bölümde bulacağınız büyük araştırmayı yapmaya teşvik etti. IFOP tarafından yürütülen bu çalışma, altı değişkene bağlı olarak Fransızların cinsel-besinsel alışkanlıklarını araştırıyor: baştan çıkarma, haz, samimiyet, kimlik, sosyalleşme ve sağlık. Metni okumaya başlamadan önce, siz de isterseniz bu soruları* cevaplayarak eğlenebilirsiniz biraz. Bu şekilde kendinizi sorulara cevap vermiş bin beş yüz Fransızla karşılaştırabilirsiniz. Sonuçlar çoğunlukla şaşırtıcı olup kalıplaşmış fikirleri yıkıyor.
İyi bir yemek hâlâ çok fazla kişiyi, kuşkusuz kur yapma zevkini kaybetmemiş herkesi çekiyor: yaşamın tadını çıkaranlar yatak örtüsü altında olduğundan çok daha fazla, sofra örtüsü karşısında bunu yapıyorlar. Onlar için erotizm cinselliğe, gastronomi de mutfağa ait şeyler. Ve cinsel eğitimin okullara girişinden sonra, büyük şeflerin keyifle katıldıkları "tat haftası"nın da birkaç yıldan beri yerleştirilmiş olduğunu görmek bizi mutlu etti.
Gıdayla erotizm arasındaki ilişkinin "normallik"ten "patoloji"ye kadar farklı tarzlarını incelemek bu çalışmanın amacıdır. Bu ilişkinin kendine özgü tarihi ve sosyal tarihi bizi, öncelikle ziyafetlerin fenomenolojisini yapmaya ve kendimizi bazı mekânlar ve gıdalar üzerine sorgulamaya yöneltecek. Mesela, mutfakla yatak odası arasındaki bağ nedir? Ağızla göğüs arasındaki bağ nedir? Süt ve et gibi gıdaların simgeledikleri anlamı belirsiz şey nedir? Açlıkla iştah arasında nasıl farklılıklar vardır? Görgü kuralları, yenilik, inisiyatif yatakta mı, yoksa sofrada mı daha değerlidir?
Bu soruyu kendinize sorun: sürekli aynı insanla farklı şeyler yapmayı mı tercih edersiniz, yoksa farklı insanlarla aynı şeyi yapmayı mı? Cinsellikle ilgili olan cevaplarınızı beslenmeyle ilgili olanlarla karşılaştırın: aynı mı yoksa zıt mı düşüyorlar? Beslenme tercihleri konusunda, monogam mısınız poligam mı? Ne olursa olsun, her zaman lokanta değiştirmenin gerekli olmadığını bilmelisiniz: bazen çiftin menüsünü yenilemek ve iştahı uyandırmak için biraz hayal gücü yeterli olur.

Noelle Châtelet'nin gösterdiği gibi, aşkla ve gastronomiyle ilgili söz dağarcığı katı bir biçimde birbirine karışmıştır. "Şeftali tenli" deriz, "buğday sarısı saçlar", "badem" ya da "kestane renginde" gözler, "kiraz" dudaklar, "ağız sulandıran vücut hatları". Erkeklerin cinsel organı sırasıyla andouille (domuz sucuğu), sosis, chipolata (küçük sosis), makaron (badem kurabiyesi) ya da bisküvi olur. Doğrusu Fransızcanın renkli ifadeler bakımından hiç eksiği yoktur: "passer à la casserole", "planter le cresson", "frotter son lard"* (Rabelais, 1534) bunlardan en açıklayıcı olanları! Sonuçta, tatlı bir balayı aşkı bazen, birkaç sene içinde kötü kokular ve kabak tadı vermeye başlayabiliyor.
Fransızların gastro-erotik alışkanlıklarına ayırdığımız bölümde, felsefi yorumlar ya da klinik gözlemlerle yetinmeyeceğiz. IFOP tarafından sorulan soruları birer birer inceleyen tahlillerimiz kendi alanında tek olan istatistiksel verilere dayanıyor.
Daha sonra klinik yaklaşıma döneceğiz. En çok dile getirilen besinsel sorunlar hangileridir ve cinsellik ne ölçüde bu patolojik durumların içine karışıyor? Birçok bulimialının günün birinde cinselliği aşırı yaşamanın kurbanı olmuş olduğu biliniyor ve bu da bizi, hastalığa yeni bir teorik açıklama getirmeye yöneltiyor. Cinsel iştahsızlık ve besinsel iştahsızlık birbirinden ayrılamaz şeyler midir? Ve obezlerin cinselliği için durum nedir, nüfus ortalamasınınkine sandığımızdan daha mı yakındır?
Sonuç olarak, efsanevi afrodizyaklarıyla en acaiplerinden, "psikorejim" dediğimiz yeni kişisel rejimleriyle en ciddilerine kadar, terapilere ayrılmış bir bölümle bitireceğiz. Bitirmek için, gittikçe daha da çok insanın perhizle ilgili olduğu kadar erotik amaçlar da taşıyarak geldikleri ılıcalar ve deniz tedavileri hakkında birkaç şey söyleyeceğiz.
Bana da sizin, bu kitabı kapadıktan sonra güzel bir akşam yemeği yemenizi ve gecenizi yakışır biçimde bitirmenizi ummak kalıyor. Ama girişmeden önce, unutmayın ki, Tita'nın dediği gibi yemek aşkla hazırlandığı vakit ve aşk da besinsel tercihlerimizin lezzeti ve kokusuna sahipse güzeldir.
Eros ve Diyonisos.
Bir Duyu Tarihi.
Besinsel alışkanlıklar tarihi üzerine eğilecek olursak, beslenmenin eğitimle, davranış alışkanlıklarıyla ve dille paralel bir gelişme göstermiş olduğunu görürüz. Maria Luisa Minarelli'ye göre tarih, kahramanlarının gastronomiyle sürdürdükleri ilişkiye bakılarak yeniden yazılabilir. Cana düğünleri gibi anlı şanlı yemeklerde (suyun şaraba dönüştüğü) ya da Son Yemek'te kendini gösteren iyiyle kötünün simgeledikleri şey gayet iyi bilinir. Kleopatra Antonius'u baştan çıkarmak için şölenler düzenlerdi, ama Antonius Kraliçe tarafından zehirlenme korkusuyla yemeğe sadece dokunabilirdi. Plutarque'ın aktardığı bu hikâye, sevgilisinin Kleopatra için ne menem bir tehlike teşkil ettiği hakkında bir fikir veriyor: Bir gün, bir şölen sırasında Kleopatra, yapraklarının zehirli olduğu bir çiçek çelengini önüne koyar, sonra da yaprakları şarabın içine batırır ve sevgilisini o şarabı içmeye davet eder. Son anda hareketinden vazgeçip kadehi bir köleye verir, köle zehrin etkisiyle yere serilir. Böylelikle Antonius Kleopatra'ya güvenebileceğine (ya da hemen hemen) ikna olur.
Kazanova da kendisine mersin balığı, av eti, yer mantarı, Saksonya şarabından müteşekkil zengin bir yemek sunulmasını severdi ki aşk için harcadığı efordan sonra gücünü toparlayabilsin. Marquis de Sade kuşbaşı güvercin tercih ederdi. Luther'in çileci vaazları her zaman zengin şölenlerle tamamlanırdı ki, bu da reformcunun şişmanlığının kanıtıdır. Jean-Jacques Rousseau ise prensiplerinden vazgeçmezdi:
Sofrada dahi vejetaryen rejimi tercih ederdi. Yemeklerde asla on dakikadan fazla oyalanmayan Napolyon, fast-food meraklılarının öncüsü gibiydi. Çekingen âşık ve melankolik Marcel Proust'a gelince, o da bütün hayatı boyunca melankolik yemeklerden etkilenmiştir. Annesinin Combray'daki meşhur çöreklerini kim unutabilir? Pazar günleri ayinden sonra ıhlamuruna batırması için teyzesi Léonie'nin verdiği çöreklerin anısını canlandırarak, içini zevkle dolduruyor ve çekingenlikten kurtarıyorlardı.
Tarih aynı zamanda kokulardan ve tatlardan oluşmuştur. Claude Lévi-Strauss besinleri dilbilgisine benzetir: Düşünce zinciri ve yarattığı heyecan sözdizimini (syntaxe) oluşturur.² Bazı gıdalar özellikle bir cinsiyete aittir -kadın veya erkek-, başkaları ise bir ülkeye: Hamur İtalyanlara, şarap Fransızlara, sosis Almanlara, çay İngilizlere. Nasıl ki eskiden Milano herhangi bir barda Coca-Cola içip sandviç yiyen sağcı gençlerle bir tutuluyorduysa, bugün de Amerika Birleşik Devletleri sushi yiyen yuppiler ve pizza yiyen grungelarla bir tutuluyor.
Bana nasıl beslendiğini söyle, sana nasıl düşündüğünü söyleyeyim. Bu biraz, yirmi yüzyıldan beri çeşitli Avrupa kültürlerinin arasındaki çatışmaları açıklayan Tarih'in anlattığı şey. Roma İmparatorluğu'ndaki bolluğun simgesel çöküşü Hollywood tarafından somutlaştırılmıştı: Ben-Hur'da, yaldızlı yataklarına uzanmış senatörler flaman kuşunun dilini ya da egzotik baharatlarla kaplı piliç ciğeri yerlerdi. Ve bir yandan Roma'da soylular tıka basa karınlarını doyururken, imparatorluğun başka yerlerinde idealistler aşırılığı kınarlar ve daha sonraları şekerli yiyecekleri mahkûm edecek olanların vakur öncüleri olarak kanaatkârlığı salık verirlerdi.
Aynı dönemde, İmparatorluğun yörekentlerinden gelen üçüncü bir gastronomik kültür Roma'ya girdi: şişe geçirilmiş eti esas alan göçebe toplulukların kültürü. Bu kişiler zengin Romalıların sofistike yemeklerini aşağılamayla karşılarlardı. "Bu üç kültürün karşılaşmasından," diyor Maria Luisa Minarelli, "yüzyıllar boyunca düşünceyi, sanatı, tekniği ve tabii ki gastronoyiyi üreten Batı medeniyeti doğdu."
Bu üç kültür tarafından besin ve cinsellik arasındaki ilişkinin farklı tanımlarına dikkat çekmek ilginç:
Romalılarda Hedonist, Barbarlarda erkekçe, Hristiyanlarda suçludur. Hristiyanlar için sarayın hazzı her zaman cinselliğin hazzıyla uyaklıdır: Katolik gelenekte baştan çıkarıcı elma Âdem'le Havva'nın günahının merkezidir; ve Paris de Üç Güzel'den birini seçmek ve güzellik tanrıçası Venüs'ü kutsamak için aynı meyveyi kullandıysa, bu bir tesadüf değildir. Hristiyan ikonografisi bu meyveyi baştan çıkarıcılığın ve günahın sembolü olmaktan çıkarıp aşkın, bolluğun ve saflığın sembolü haline getirdi: birçok resimde Kutsal Bakire'nin yanında bir elma görünür.
Çileciliğe göre, ki felsefesi oruç uygulamasını göklere çıkarır, beslenme duyuların ilk günahıdır. Aziz Jérôme'un öğretisine uyan keşişler, sadece birkaç çekirgeyi katık ederek ekmek, tuz ve sudan oluşan kuru besinler diyeti uygularlardı. Kilise adamlarına göre bilinçli bir perhiz hovardalıkla mücadelenin anahtarıdır. Aynı şekilde Barbarlar için de et yemek bir statü simgesiydi. Ama burada bizi ilgilendiren beslenme tarihi değil, onun cinsellik tarihiyle ilgisi. Zevk ve eğlence (âlem) mitolojisinde örtüşürler.
Âlemler*
"Âlem"den bahsetmek için acele ettik ve bu terim bütün soslara bir parça kondu. Bu kelimenin ardında bütün değişik olgu türleri var ama aynı zamanda uzun bir tarih var. Meşhur Diyonisos miti ve Roma döneminin içkili eğlenceli törenlerinden başlayarak çağdaş sinemadaki ve edebiyattaki erotik şölenlerin temsillerine kadar birkaç etap koşacağız bu âlemde.
DİYONİSOS MİTİ. Herkes Diyonisos'un Zeus'un oğlu olduğunu bilir, ama iş annesinin kimliğine gelince, hiçbir tarihçi elini taşın altına sokmaya hazır değildir.³ Dolayısıyla en yaygın olanını ele almaya karar verdik, yani Diyonisos'un, insan şekline giren Zeus'un Kadmos'la Harmonia'nın kızı olan Semele'yle esrarlı karşılaşmasından doğduğu versiyonu. Zeus'un kardeşi ve karısı, sadık eşin ilk örneği olan Hera, Semele'yi kıskanır, onu hırpalar ve Zeus'un yanında ona iftira eder, Zeus da onu şimşekler ve yıldırımlar içinde öldürür. Küçük Diyonisos ana rahminden Zeus'un diğer bir gayri meşru oğlu olan Hermes tarafından kurtarılır; henüz doğma zamanı gelmediği için onu babasının uyluğunda saklar ki, zamanı gelince doğabilsin.
Diyonisos miti hep daha uzağa gidebilme yeteneğine bağlıdır, her alanda, cinsellik dahil, kendini aşabilmekle ilgilidir. Ama Şarap Tanrısı gıdayla, özellikle de en tehlikeli girişimlerinde güçlü olabilmek için içtiği şarapla yakın ilişkisini korur.
Hera'nın emriyle Titanlar Diyonisos'u yakalarlar, onu parçalayıp büyük bir kazanda kaynatırlar. İhtiyar Rhea tarafından diriltilir ve daha güvenli olsun diye önceden kendisini oğlağa dönüştüren üvey kardeşi Hermes tarafından yetiştirilir. İşte saklandığı Nisa tepesindeki bir mağarada balla beslenirken Diyonisos şarabı icat eder. Bu, onun için insanların sonsuzluğunu keşfetmek demektir. Bu keşif bir dolu maceranın da başlangıcıdır.
Diyonisos kendisini yetiştiren periler (nemf) sayesinde kadınsı bir dış görünüş edindiyse de sürekli peşinde olan Hera tarafından tanınır, önce Mısır'a, sonra da Amazonları tanıdığı Libya'ya kaçar. Hindistan'a kadar gider ve oraya bağcılık sanatını yerleştirir. Diyonisos'a hedonist ve içkici takıştırmaları yapılsa da mitoloji onu çok çalışkan biri olarak tasvir eder: şehirler kurar, yasalar koyar ve sadece Avrupa'ya dönüp de Thebes'e yerleştiğinde, adını verdiği şölenleri düzenlemeye başlar.
Hiçbir şey onu durduramaz: sefahat yaşamına karşı çıkan kentin kralı Pentheus* onunla savaşır. Kendini bir sığınakta bulur, sonra da çılgın akşamlarında kendisine eşlik eden, kafalarında sarmaşıktan taçlar olan Menadlar tarafından parçalara ayrılır. O akşamlardan birinde Diyonisos karısı olacak kadınla tanışır:
Theseus tarafından terk edilen güzel Ariadne. Ancak ayinleri dönemin tanınmış dünyasının sınırlarına -Ege Denizi'ndeki Boiotia- ulaştığı zaman Diyonisos, Zeus'un sağ tarafında, on iki büyüğün arasında kesin olarak yerini alacağı Olimpos Dağı'na yerleşebilir.
Şarabın icadından önce şenliklerde, yine Diyonisos'un uzmanı olduğu bira içilirdi. Tanrı'nın [Diyonisos] müteakkip defalar maruz kaldığı misillemeler, Pentheus'un ve Perse'nin tehditleri muhafazakârların şaraba ve sarhoş edici etkilerine karşı koymalarının mitolojik ifadesinden başka bir şey değildir. Belki de aynı zamanda, Apollon gibi daha geleneksel tanrıların savunucuları tarafında, kendinde günah işleme hakkını gören bir tanrının birebir kıskançlık gösterisi olabilir.
Çünkü Diyonisos'ta zevk tehlikeye yakın yerlerden gelir. Yemek ve cinsellik kolaylıkla yıkıcı itkiler oluşturabilir. Kendini tümüyle yamyamlığa veren Diyonisos, sürekli kendisinin de yendiğini görmekle tehdit edilir. Tek istisnai olay Silenos figürüdür: çok genç, toraman, sürekli sarhoş ve çoğunlukla uykuda, günah işleme itkisini sarhoşlukla doyuran anti-erotik zevk düşkünlerinin ilk örneğidir.
Bu arada âlemin asıl anlamı çok daha karışıktır. Olumlu özelliklerinin altını çizen Michel Maffesoli'ye göre şölenlerde, hiç görülmemiş durumlar yaratabilecek ve zihniyetleri değiştirebilecek bir enerji var, çünkü uzlaşmaları ortaya çıkarıyor.

Âlem, faydalının ahlakını bir sefahat etiğine dönüştüren duygusal bir nükleer füzyonun temsilidir. Âleme yol gösterici ve sosyalleştirici bir anlam yükleyen Georges Bataille'da da sefahatın ve düzensizliğin değerli kabul edildiğini görürüz. Bugün, toplumsal rollerin tersine döndüğü devasa geçit törenleri olan Karnaval bu işlevi görüyor; bu geçici dönemin, uzun Kerem'e* dayanabilmeyi kolaylaştırdığı kabul ediliyor.
Maffesoli'ye göre akıl, âlemdeki "mümkün olan bütün erotizm biçimlerinin kullanımını" önemsizleştiriyor; Freud'un çocuklarda "çokşekilli sapkınlık" diye adlandırdığı bir ergime. Tutkulardaki kargaşaya davette şarabın ve cinselliğin yeri nedir? Aslında ilk olarak din beslenmeye erotik bir değer biçiyor, özellikle Bakhoslar, sonra Aztekler ve Hristiyanlar: Tanrısallığın etini yiyerek ve kanını içerek, onunla birleşiliyor. Platon şaraptan bir eğlence olarak bahsediyor, ama bütün toplumların aşkla alkol arasında kesin bir yakınlık yarattığını da Maffesoli ekliyor. Hem kozmik hem erotik başlangıç olan sarhoşluk, çoğunlukla dişi Tanrısallığa bağlanır, öyle ki Bitki ve Toprak tanrıçası Demeter'e mütemadiyen Diyonisos'un eşliğinde rastlanır. Doğayla kültür arasındaki arabulucu rolü itibarıyla, Diyonisos içgüdünün ve sosyalliğin kapılarını açar. Alkol cinsel güdüleri uyarır ve hakikatin su yüzüne çıkmasını kolaylaştırır (in vino veritas). Benliği daha da ferahlatarak, duyuları iyice azdırır, dilleri çözer ve vücutları yaklaştırır. Ilımlı tüketildiği zaman iyi niyetli olup, aşırıya kaçıldığında kızgınlığa ve şiddete yol açar.
Kutsal Kitap'tan bir epizot bunu onaylar. Tekvin'de yazdığına göre; birinci asmayı dikip kendi ürününün şarabını içmek ilk olarak toprağı işlemekle görevli Nuh'a nasip olmuştu. İçkinin etkisiyle sarhoş olan ihtiyar, çadırının içinde soyunmuştu. Oğullarının tepkileri farklı olmuştu: Ham çıplak babasına bakmış, ama Sam ve Yafes "mantoyu almış, ikisi birlikte omuzlarının üzerine koymuş ve geri geri yürüyerek babalarının çıplaklığını örtmüş." Ayılır ayılmaz Nuh Ham'ı şiddetle cezalandırmış: "Lanetli ol Ham! Kardeşlerinin sonuncu kölesi ol!" Kendisine bakmış olanı lanetleyerek, Nuh şarabın kötü taraflarını göstermiş oluyordu.
Bunun aksine 16. yüzyılda Ronsard şarabın iyi taraflarını anlatır:
Atalım bu gülleri şarabın içine
Bu güzel şarabın içine atalım bu gülleri
Ve teker teker içelim ki
Kalbimize sıkışan hüznümüz
İçerken azar azar son bulsun.
La Traviata'da da Alfredo benzer bir arzuyla söyler: "İçelim, güzelliğin yeşerdiği şen kupalardan içelim; ve saat, kaçak saat zevkinden mest olsun." Ve Violetta'nın cevabı: "Aranızda, aranızda paylaşacağım mutluluk zamanımı. Her şey deliliktir bu dünyada, eğer zevk değilse." Şarabın aynı zamanda en hoş aile tablolarında da yeri vardır. 19. yüzyılın İtalyan yazarı Guido Gozzano'nun tasvir ettiği ihtiyar Esperanza'nın burjuva salonunda, misket şarabı ve marsala asla eksik olmaz.¹ Baudelaire gibi bazıları ise, şaraptan Eros'un uyarıcısı olarak değil, kendi kendini unutturan ve yaratıcılığı uyaran bir uyuşturucu olarak bahsederler.
ROMALI ÂLEMİ. Neron'un çağdaşı Romalı yazar Petronius'un eserinden alınan ve 1969'da Fellini'nin çektiği Fellini Satyricon'dan bir sahne bu. Olay, kendini beğenmiş yeni zengin Trimalchio'nun, bayağılığını yüceltmek için bir ordu dolusu ahlaksız ve dalkavuk davet ettiği akşam yemeği sırasında geçer. Çöküş, aşk ve ölüm en saf Fellini'vari tarzla iç içe geçerler: Bir nemfomanyağın ihtiyaçları, dul kadınların mezarlıkta, hem de kocalarının mezarlarının üzerinde "ihtiyaçlarını gideren" Trimalchio'nun ziyaretleri, muhteşem Enothea'nın kollarında iktidarsızlıktan kurtulan Encolpius'un erkekliğini yeniden bulması... Bütün bu öyküler büyük bir mizah duygusuyla, eğlendirici bir biçimde anlatılmış.
ŞABBAT VE ORTAÇAĞ ÂLEMLERİ.* Engizisyon mahkemeleri bu şeytanla çiftleşilen delilik gecelerine katılanları suçluyorlardı. Orta Çağ döneminde sofradaki bazı delilikler şeytansı bir niteliğe bürünüyordu. Jean-Paul Aron, Vikont de Castellane'ın bir işçinin iki aylık maaşı değerinde bir yemeği iki saatte yiyebileceğine dair nasıl bir iddiaya girdiğini anlatıyor. Bir başka gurme asil de, bir seferde birçok arkadaş davet ederek ve onların yiyemediklerini mideye indirerek eğlenirdi.
ÇAĞDAŞ ÂLEMLER. Diyonizyak şölenler ve Orta Çağ şabbatları erotizm ve beslenmeye aynı değeri veriyorduysa da, çağdaş edebiyat âlemlerinde cinsellik öne çıkar. Jours tranquilles à Clichy'de Henry Miller arkadaşı Carl'ın eşliğinde Corinne ve Christine'le geçirdiği âlemi anlatıyor.¹ İçlerinde bir tek bu sonuncusu yemeği düşünür: "Ne zaman yemek yiyeceğiz?" diye sorar diğerlerinin okşamalarını keserek. "Nasıl bu kadar güzel bir yaratık böylesi bir anda yemeği düşünebilir" diye şaşırır Carl. Yine de şarap sonunda onu grup seksin keyfine boyun eğdirir, ama hemen ardından daireyi dehşet içinde terk eder. Dehşet içinde; ilkelerine katı bir biçimde bağlı olan Amerika da, Henry Miller'ın çalışmalarıyla dehşete düşmüştü, oysa günümüzde bu eserler oldukça masum görünüyor.
BÜYÜK YEMEK. "Yemekle intihar" etmeye karar vermiş dört gencin hikâyesini sahneye koyan Marco Ferreri âlemdeki örtük intihar eğilimlerini anlatıyor. Bir memur olan Philippe Noiret'nin evinde buluşurlar. Philippe Noiret sürekli çocukken kendisini emziren ve hâlâ da ağızdan tatmin eden, "çünkü kariyerini düşünür ve kötü hayat kadınlarıyla çıkmaz", sütannesiyle yaşamıştır. İşte tam da bu yetişkin cinsellik yetersizliği Philippe Noiret'yi, Ugo Tognazzi ve Michel Piccoli tarafından takip edildiği yol olan besinsel ilkelleşmeye sürüklemiştir: Tognazzi kızartmaları kesmek için kullandığı bıçağı elinden hiç bırakmaz, Piccoli'nin yüzü ancak yemeği hatırlayınca güler. Kadınlar bu iki adamın hayatında da önemli bir yer tutmazlar, ikisi de homoseksüel kaynaklı bir suç ortaklığıyla Noiret'ye bağlıdırlar.
Marcello Mastroianni, o tamamen heteroseksüeldir. Air France'ta pilot olup kadınlara ve arabalara düşkündür. Garajda terk edilmiş olan Bugatti'yi gezgin bir yatağa dönüştürür. Filmin sonunda, o onun tabutu olacaktır.
Duygusal alanda sınırlı olan bu dört arkadaş gerçek birer beslenme uzmanıdır. Azık; oğlaklarla, süt domuzlarıyla, beçtavuklarıyla dolu kamyonlarla gelir. Yemekler en büyük bayağılığın işareti olarak birbirini izler. Ugo Tognazzi hemen bir yarışma düzenler: Her biri iki lokma arasında kafalarında oluşan kadınsı imajları kabaca yorumlayarak, istiridyeleri en hızlı kimin yiyeceği yarışması...
Bu "ehl-i keyifler" için kadınlar sadece bir zevk objesi (şölenlere davetli orospuların durumu) ya da daha da ötesi, dekoratif unsurlardır (bir tek ilkokul öğretmeni Andréa hâla koruyabildiği kendi kendinin efendisi olma yeteneği sayesinde bundan kurtulabiliyor filmin sonunda).
Yine de her şey karışıktır. Banyodaki kanalizasyon kötü kokulu bir gübre salarak patlar: Simgesel ilkelleşme sadece filmin boğucu ritmini güçlendiriyor. Hiç ara olmaması (iki yemek ya da iki cinsel ilişki arasında) ağır ağır sınır duygusunu kaybettiriyor. Kim kırmızı şaraplı böbrekleri çikolataya bandıracak ya da kızarmış tavuğu akvaryuma daldıracak meselesi... Marcello Mastroianni Bugatti'nin egzoz borusuyla mastürbasyon yapıyor. Her şeye rağmen kadınlar sıkılıyor, bir tek Andréa büyük bir belirleyicilikle ipleri elinde tutuyor. İlk önce ihtiyar sütannesine benzediği için kendisine evlenme teklif eden Philippe Noiret'den kurtuluyor. Ardından herkesle yatıyor. Böylece "yemekle intihar eden" Michel Piccoli'nin ölümüne şahit oluyor, bu arada diğerleri de aynı sona doğru, pastaları tıkınarak ilerliyor. Yemek olarak, tek sağ kalan Philippe Noiret'ye devasa pembe memeleri arasında verdiği domuz sucuklarını yapıyor: Memur da zaten kafasını oraya daldırarak veriyor son nefesini. Hikâyenin ana fikri baştan çıkarıcı ve yok edici Havva'nın bitmeyen parabolü: Eğer bu hikâyeden tek sağ çıkan bir kadınsa, bu bir tesadüf değil.
Ferreri'nin mesajının ötesinde, film bize başka düşünce konuları da sunuyor:
-
Âlemde yemek erotizmle olduğundan daha çok ölümle bir ilişki kuruyor: Sofra keyfi değil hikâye, daha çok ölüme götüren geçici bir keyif. Niceliğin nitelikten önde gelmesi de başka bir çöküş simgesi.
-
Cinsellik arkadaşlıkla kıyaslanan bir aksesuar: Filmin anahtarı kadınlarla ilişkide değil, dört arkadaşın kendi arasındaki ilişkide. Âlemler buluşmak için yemeğin bahane edildiği tek fırsat değiller. Arkadaşlarınızla bir sofrada ilk bir araya geldiğinizde kendinize sorun, onları görmek için mi geldiniz yoksa yemek için mi?...
-
İyi bir yemeğin hazırlanışı ve sonrası cinselliğin öncesine ve sonrasına benzese bile, erotizmde orgazmla ulaşılan doruk nokta gibi bir an gastronomik deneyimde yoktur. Ferreri'nin filminde yemeğe atfedilen patlayıcı güç aslında Thanatos'un* yok edici özelliğinden başka bir şey değil.
-
1973'te, filmin çıktığı sene, Reich'ın cinsel devrimin siyasal devrimi doğuracağı iddiasının fos çıktığı zaten biliniyordu. İşte Ferreri'nin dehası burada: cinselliğin devrimci işlevini aldanmadan ortaya koyuyor. 70'li yılların büyük cinsel şölenleri bireyleri yeni dünyalar keşfetmeye yönlendirmekten çok onları kendi dünyalarına hapsetti. Ferreri bize kamu düzeninin besinsel düzen ve düzensizlik arasındaki dönüşümün üzerine kurulduğunu aynı kesinlikle gösteriyor: Filmin ikinci bölümünde kanalizasyon patlayınca, sindirim sıkıntıları iştahın pabucunu dama atıyor. Her şeyin ağız, mide ve karın arasındaki doğal kanalların patladığı anda ters yüz olması tesadüf değil.
Temizlikten kirliliğe geçiş, iyi eğitimden bayağılığa geçişle ve fiziksel, ahlaki olarak içine almaktan dışarı atmaya geçişle örtüşüyor. Besinin ve beslenmenin bu değişik özellikleri sosyal denetime tabiler, onlar da döneme ve kültüre göre farklılık gösterebiliyorlar. Bunun karmaşıklığını sıradaki bölümde inceleyeceğiz.

Lezzetin Sosyolojisi
Lezzetin ve yemeğin toplumsal işlevleri
Diane Ackerman'a göre tat, beş duyumuz içinde ortaklaşa faydalanabildiğimiz tek duyudur.¹ Yani her şeyden önce "toplumsal" bir duyudur: yemeyi aile içinde öğreniyoruz, doğum günlerini pastalarla kutluyoruz, evlilikleri davetlilerimize bir yemek sunarak kutluyoruz, işlerimizi ve aşkı sofrada konuşup tartışıyoruz. Lezzet düşkünü ve fizyolog Brillat-Savarin'in dediği gibi: "Aşırı sosyalliğin bizlerde yarattığı değişikliklerin tümünü çoğunlukla sofrada bir arada buluyoruz: aşk, arkadaşlık, iş, spekülasyonlar, güç, ricalar, protektora, hırs, entrikalar."² Hem cinselliğin hem beslenmenin toplumsal bir işlevi var, ama kamusal hayattaki işlevleri nedir?
Ayartma anını düşünelim, baş başa ilk yemeğin heyecanı. Henry Fielding'in romanından uyarlanan Tom Jones filminde yemek, çok hoş ve müstehcen bir ön sevişmenin yaşandığı bir sahneye dönüşüyor: kışkırtıcı bir bakışla ısırılmış bu tavuk butu size neyi düşündürüyor? Gastro-erotik dilin çift anlamlılığı evrenseldir. Fransa'da mesela sevilen birine "benim küçük lahanam" denir. Amerikalılar genç kızları tanımlamak için cookie* derler. Ve İngilizler için baştan çıkarıcı kadın crumpettir, kelime anlamı "hafifçe kızartılmış yağlı kadayıf". Eski Ahit, yemeğini yedikten sonra "kötü bir şey yapmadım" diyerek ağzını silen kadının hikâyesiyle, aşkla yemek arasındaki toplumsal bağı vurgular.³
Doğal uyuşukluğumuzdan kurtulmak için yemek de cinsellik kadar iştah kabartıcı olmalıdır. Nefes almak ve yemek yemek hayatta kalmamız için vazgeçilmez iki işlem; ama nefes almak bir refleksken yiyecek aramaya gitmek için gönüllü bir eylem yapmak gerekiyor. Belki de bu yüzden omnivor*** olduk. Peki bazılarının cinsel açıdan da omnivor olmasının sebebi yine bu mudur? Niçin bazı insanların cinsel iştahı sürekli yenilenirken diğerleri hep aynı yemeği tercih ederler? Bu herkesin bireysel tarihine ve fizyolojik ve toplumsal kaynağımıza bağlıdır. Besinsel tercihler aile ortamında oluşur ve iyi hijyen ilkelerinin yanında, ilk bozuk davranış modellerine de orada rastlanır. Psikiyatr Hilde Bruch'a göre aşırı şişmanlık vakalarının (obezite) birçoğu bebeği her ağladığında, bunun açlıkla hiçbir ilgisi yokken ağzına biberonu dayayan annelerin yüzünden oluyor.⁵ Öte yandan "sofrada konuşulmaz" türünden katı kurallar da yemek keyfini reddetmeye götürebilir.
Unutulduğu zannedilse bile aile sofrasına silinmez biçimde yapışmış duygular ve hatıralar vardır. LU ya da Banania gibi markaların büyüsünü ya da aile yemeğinin hazırlandığı mutfakların kokusunu ve atmosferini tasvir eden romanları okurken alınan keyfi de açıklayan bunlardır.
Aile mutfağı
İki sosyolog, B. Bastard ve L. Cardia-Vonèche tarafından yüz aile arasında yeni yapılmış bir ankete göre insanların çoğu, aile sofrasını eğitsel bir alan olarak algılıyorlar. Dışarıdan aldıklarımızın tersine, aile yemekleri davranış kurallarını öğrendiğimiz yerdir. Sofrada tartışılmaz. Soru sorulmuş kişilerin yüzde 61'ine göre, sofrada hoş olmayan konuşmaları engellemek gerekir.
Bazen aynı ailenin üyelerinin farklı yiyecek alışkanlıkları yüzünden, yemek de tartışma konusu -herkes iyi niyetli olsa da- olabilir: Provanslı bir koca ve Normandiyalı bir kadın gastronomi konusunda yıllar boyunca hiç yakınlaşmadan tartışabilirler. Bir aile reisi iki araştırmacının sunduğu aşırı besleyici bir menüyü yorumlamak için "çok kalorili ama geleneksel bir yemek, o yüzden güzel," diyor. Aynı zamanda sofra bir kaynananın parlayabileceği son alandır. Lucie, altmışında bir kadın, "menopoz yüzünden" bunalmaktan şikâyet ediyordu. Basit bir hormonal tedavi umarak gelmişti bize. Hastanemizin "menopoz ve yaşam kalitesi" adlı programında psikolojik bir anket yapılıyordu. Hâlâ genç olan bu anneannenin aslında kendini kızının ve torunlarının hayatlarından dışlanmış hissettiğini keşfetmemiz de bu sayede oldu. O zaman kızından, annesini mutfakta yanına kabul ederek annesinin terapisine katılmasını rica ettik. Böylelikle Lucie için en faydalı terapinin, tartların hazırlanmasına katkıda bulunmak olduğu ortaya çıktı.
Boşanmış eşler çocuklarıyla birlikte sofraya oturduklarında, yemeğin birinci ve ikinci evlilikler arasındaki uyuşmazlıkların ortaya çıktığı bir çatışma alanı haline gelmesi ender değildir. Evlilikle ilgili terapilerde yemeğin hazırlanması sık sık karşımıza çıkan bir konudur: eski kocası tarafından kendisine yemek hazırlamadığı için suçlanan kadın "artık bizim için hiçbir şey yapmak istemiyordu, öyleyse ben de onun için hiçbir şey yapmıyordum" diye cevap veriyor. Bütün ailenin bir araya toplanması için bir fırsat olacağı düşünülen öğle yemeği çoğunlukla tamamen ters teper: yemeğin hazırlanmasında bir gecikme derhal bir tartışmayı fişekler; nihayet herkes sofraya oturduğunda ana babadan biri ufacık bir şey için parlar, bu arada çocuklar da dalgın dalgın tabaklarındaki patatesleri sayarlar.
Yemekler bu denli sık çatışma fırsatı yaratıyorsa, bu bir araya gelinen yegâne an olduğu ve antipatiler ifade edilebildiği içindir. Noel ve diğer "zorunlu" bayramlar bu kavgalar için özellikle elverişlidir. Bazıları yataktaki yoksunluğu sofraya taşırlar. Bologna'da iki doktorun iki karısı (öfkeli) tarafından hazırlanan bir yemek hatırlıyorum. Kocaları beni bir konferanstan sonra davet etmişti. Benim şanssızlığım, iki kadının gastronomik ve kadınca rekabetleri yüzünden her yemek iki kere sunuldu! Bir tanesi bir antre getirdiğinde diğeri de getiriyordu, sonra yine öbürü. Sonuç: akşam onda başlayan yemek sabah üçte bitti ve Tanrı'nın lütfu bir erik likörü olmasa, otelin yolunu asla bulamazdım. Sofrada geçen bu beş saat boyunca, kendimi tuzağa düşürülmüş, aşçılık düellolarına rehin olmuş hissettim.
Neyse ki yemek karşılıklı ilişkileri de ortaya çıkarır. Giuseppe Tomasi di Lampedusa, Il Gattopardo'nun (Leopar) kahramanlarını büyük bir şöleni tasvir ederken tanıtıyor. Tancrède, "üzerinde küçük üzüm salkımları ve yaldızlı başaklar olan büyük bir hasır şapka" giymiş Angelica'nın elini ister. Genç kızın güzelliği ve toprak ürünlerinin tazeliği, büyük, yumuşak ve aromalı oldukları için prenslerin çok sevdiği ithal şeftali metaforunda bir araya geliyor. İşte Angelica'yı tasvir etmek için bize söyledikleri: "Cömert kriterlere göre büyük ve iyi yapılmıştı; teni, anımsattığı kaymak tadında olmalıydı ve çocuksu ağzı çilek tadında." Bu besinsel simgenin ardında, cinsel bir simgesellik bulunuyor.
Beslenmenin toplumsal işlevleri
Beslenmenin toplumsal işlevi aile dışında bile barizdir. Sofranın hazırlanması (dekorasyon, sofranın zenginliği, az ya da çok kibar bir personelin olması) bir yemeği toplumsal konumun işareti haline getirir. Yvonne Preiswerk'e göre, "yemeğin mizanseninde herkesin kendi rolü vardır ve yemek birkaç biçimde, toplumsal dramın küçük evrenidir". Artı değerden başka bir şeyin önemi olmayan refah toplumu simgesinde yemeklerin niteliği ve niceliği çok önemlidir.
Çağdaş davranış kurallarında yemek ne kadar fakirse ya da etnik kökenlerine ne kadar bağlıysa, o kadar zenginliği ve sofistikeliği ortaya çıkarır ve o kadar karşılıklı rızanın üzerine kurulduğu ilişkileri geliştirmeye yardım eder. Yemek, kelimenin Platonik anlamıyla yemek keyfi için bir fırsat olabilir, ama bir işin, bir aşkın, hatta Leonardo da Vinci'nin Son Akşam Yemeği'nde olduğu gibi bir ihanetin başlangıcı da olabilir. Tintoretto'nun ve Veronese'nin tablolarında yemek, bayramlar ve şatafatlar için bir fırsattır.
Velázquez'in Yumurta Pişiren Yaşlı Kadın'ında ya da Vermeer'in Sütçü Kız'ında olduğu gibi daha samimi karşılaşmaları teşvik edebilir.
Yemeği reddetmek de aynı şekilde, önemli toplumsal bir mesajdır. Bazı kültürlerde bir bardağı reddetmek, Kızılderililerin barış çubuğunu reddetmek kadar cüretkârdır. Bir savaş ilanıdır. Ve oruç İbrani ve Arap kültürlerinde Yom Kipur ve Ramazan boyunca âdet olsa bile, açlık grevi olduğunda bir protesto aracı haline gelir: Gandhi on yedi açlık greviyle kamuoyunun dikkatini Hindistan sorununa çekebildi ve İrlanda'da siyasi mahkûmlar, Fransa'da Rahip Pierre ve başka yerlerde başka kişiler bu yolla ideolojilerini savundular. Ve bu mücadele biçimlerini seks grevleriyle karşılaştırmak da ayıp değil: ilk olarak Aristofanes'in Lysistrata'sı, Atinalı kadınları, kafalarını Sparta savaşına takmış ve yatakta çok üstünkörü davranan kocalarına vermemeleri konusunda cesaretlendirmiştir.

Şehvet ve oburluk: Bir günahtan diğerine
New York yüksek burjuvazisinin kadınları lokantaya gittiklerinde, tatlı ısmarlamanın baştan çıkarıcılığına ille de direnmezler. Ama ilk kaşıktan itibaren, daha da fazla baştan çıkmamak için üzerine tuz dökerek yenilmez hale getirirler. Acaba biz de günün birinde bu tür bir şizofreniye kapılacak mıyız?
Daha şimdiden kolesterolü utanç verici bir hastalık olarak algılamaya yaklaştık bile...
Ve AIDS şeyleri biraz yerli yerine koyduysa da (en nihayetinde, birkaç gram glükozdan kimse ölmedi), oburluk ve şehvet, günahlar arasında başa güreşmeye devam ediyorlar.
Katolik gelenekte oburluk günahı cinsel istek günahından daha önemsizdir. Keşişlerin orucu oburluk günahından korkmaktan çok, tavuk budundan, temsil ettiği insan vücuduna geçme -bir şey diğerini kışkırtarak- korkusunda kökenini buluyor. Din adamlarını gösteren reklamlarda asla hiçbir cinsel gönderme yapılmaz: bu çok günah olurdu. Asıl tabu cinsellik (özellikle kadın cinselliği).
Ve eğer ekranlarımızda Panzani'nin ya da bir peynirin değerini öven boğazına düşkün keşişler ve rahipler görüyorsak, bu tabii ki affedilebilir küçük bir günah olduğu içindir. Yeni bulunmuş el yazmalarına dayanan tarihçi Barbara Harvey'e göre, Orta Çağ'da, Westminster Manastırı'nın Benedikten keşişleri, günde en azından 7375 kalori veren bir rejim uyguluyorlardı, yani ihtiyacın üç katı.¹
Oburluk günahını mahkûm eden tek din Hristiyanlık değil. İlk olarak Sokrates söylemiştir yemek için yaşamak değil, yaşamak için yemek gerektiğini. Yunanlarda, boğaz düşkünlüğü aşk şehvetine bağlanırdı ve bu iki eğilimi tatmin etmek üstün erdeme ulaşmayı engellerdi. Hristiyanlık da aynı zihniyetle ruh ve vücut arasında bir dikotomi kurdu. Aziz Jerome ve kilisenin öteki papazları boğaz düşkünlüğünü zaten şehvete bir davet olarak algılıyorlardı. Yemek erotizmi ve ahlaki bozulmayı kışkırtırken, açlık namuslu bir ruh için en mükemmel kalkan haline geliyordu.
Boğaz düşkünlüğü düşünürlerce de aynı ölçüde olumsuz tanımlanır: Plutarkhos'a göre "kötülüklerin kotarıldığı yer", Plautus'a göre "kavgaların yaratıcısı", La Boétie şunu söylüyor, "cahilliğin anası" ve Seneca iddia ediyor "bütün kötülüklerin sebebi". Ve Adem'e masumiyetini, Havva'ya cenneti, Holofernes'e zaferi, Nuh'a itibarı, Esau'ya ağabeylik hakkını ve Yahudilere Vaat Edilmiş Topraklar'da yaşama arzularını kaybettiren de yine boğaz düşkünlüğüdür.²
Bir azınlık için namuslu olmak yetingen olmaktan daha önemli ve daha zordu: 1684'te Venedikli yazar Gian Francesco Loredan "ehl-i keyiften daha fazla sevgili var ortalıkta" diye yazmış, "açıkça görülüyor ki aşka direnmek içkiye direnmekten daha zor." Bu fikir, şehveti, özellikle kadınlarda, şeytanın yaratıklarında gerçek kötülük sayan kilise kültüründe yeniden ele alınacaktı. Bir kadının şehvet düşkünü damgasını yemesi için çok fazla şey gerekmiyordu, buna karşılık erkeklerde ise, bir Casanova'nın ölçüsüzlüğü gerekiyordu.³ Fransa'da çapkınlık, bunu yapan erkekler olduğu sürece eğlenceli bir spor, hatta önerilir bir şey sayılıyordu.
İlahi Komedya'da şehvet düşkünleri cezalandırılır, ama Dante onları çok daha hoş karşılar; Paolo ve Francesca için de öyledir. Boğaz düşkünleri, onlar Araf'ta olduğu kadar Cehennem'de de kötü muamele görürler. Cehennemde "ruhları tırmalayan, onları yaralayan ve parçalayan" Kerberos'un koruduğu üçüncü zindana atılırlardı:
Ruhlar yağmurda köpekler gibi uluyordu;
bu zavallı dinsizler bir yanlarını destek yapıp,
durmadan bir yandan bir yana dönüyorlardı.⁴
Dante ve Vergilius'un rastladığı boğaz düşkünlerinden Ciacco, oburluk günahlarını itiraf etmek yerine, uzun uzun Floransa'yı çarpan trajik olayları anlatır. Boğaz düşkünleri Araf'ta, lezzetli ve aromalı meyvelerle dolu, ama asla toplayamadıkları ve sürekli yer değiştirmek zorunda kaldıkları iki ağacın arasındaki yedinci sahanlıkta kalırlar. Dante, arkadaşı şair Forese Donati'nin ruhuna ve "Bolsena yılan balığını ve Vernaccia şarabını oruç sayesinde dışarı atan"⁵ Papa IV. Martin'in ruhuna burada rastlar.
Din adamlarının cinsel hazlarını yemekle yüceltmeleri ender görülen bir şey değildir. Boccaccio'nun Decameron'unun bazı pasajları bunu anlatır. Cluny rahibini mide ağrılarından kurtarmak için Ghino di Tacco'nun bir reçetesi vardı: "Tertemiz bir tepsi üzerinde Rahip'e iki dilim kızarmış ekmek ve büyük bir bardak Corneuil şarabı, yani rahibin kendi şarabını götürürdü." Yazar şunu da ekliyor; rahiplerin hücreleri badem şekeri, Malvasia şarabı ve başka değerli şaraplarla doludur.
Ve damla hastası olduklarını, daha yetingen yaşasalar daha az göbekli ve daha sağlıklı olacaklarını bildirmekten de hiç çekinmiyorlar.
Bir efsaneye göre Kardinal Barnaba Chiaramonti, müstakbel Papa VII. Pius, Vatikan'daki armaların da gösterdiği gibi, anahtarları olduğu halde oraya gittiğinde Cennet'in kapılarını açamaz: Yanlışlıkla aldığı yemek dolabının anahtarlarıyla kilit üzerinde uzun uzun çalışır!
Son olarak, din konusunu kapatmak üzere, Benediktin likörünün din adamları tarafından hazırlandığını, melekotu reçelini Niort rahibelerinin icat ettiğini, Castel-Thierry rahibelerinin sürekli portakal ağacı çiçekli çörekler sattığını ve Belley'li Ursulinlerin* fındıklı şekerlemelerinin gizli tarifinin kaybedilmesine Brillat-Savarin'in çok üzüldüğünü hatırlayalım.⁶
Reklamın rolü
Reklamlar on beş yıldır erotizmle boğaz düşkünlüğünü birbirine karıştırmak için ellerinden geleni ardına koymuyor. Dondurmalar ya da diğer frigolar zevkle yalanıyorlar ya da çiftler tarafından dil darbeleriyle paylaşılıyorlar, ki daha fazla da cinsel istek uyandırılamaz: Miko'nun "Royal Cône" için, yakın planda dönüp duran öpücüklerle ve dondurmanın detay çekimiyle yaptığı sinemadaki reklamı özellikle anlamlı. Küçük ekranda ise Carte Noire kahvesinin çok erotik reklamı, erotizmi ve yemek keyfini birbirine bağladığını sloganına kadar taşıyor: "Arzu isimli bir kahve".
"Şarkı Söyleyen Lolipop" (La Pie Qui Chante) şekerleri sanki bize çikolata kılığında güzel bir karışım sunuyor. Biralar sarışın ya da Rus, güzel kadınlarla özdeşleşiyor. Ne olursa olsun, cinsellik ve beslenme ikilisi gayet verimli ve reklamcılar da bunu memnuniyetle abartıyorlar.
Feministler kadının reklamlar tarafından sömürülmesini hep protesto ettiler. Reklamcılar bile kendilerinin suçlu olduğunu kabul ettiler. McCann Erickson ajansı tarafından yürütülmüş yeni bir araştırmanın içinde, örneğin reklamcıların otuz yıl önce de cinsel metaforları kullandığını okuyabiliyoruz. Mutfaklarını temizlemeleri için ev kadınlarına yardım eder görünen meşhur Monsieur Propre (Bay Temiz) aslında bambaşka bir temizlik yardımı öneriyordu...
Reklam ticaretin ruhu olunca, feministlerin öfkesi hiçbir zaman bir şey elde etmeyi beceremedi ve bugünlerde spotlarda ürünlerden biraz daha çok, cinsellikten biraz daha az bahsediliyorsa, bunun sebebi sadece erotizmin daha az prim yapmasıdır. Veya daha da doğrusu, "posterotizm" de artık reklam dünyasına girdi. İşte Danone'nin yeni kampanyası bize babadan oğula dört kuşak gösteriyor.
Mutfak
Gencecik Japon romancı Banana Yoshimoto kendisini üne kavuşturan çalışması Kitchen'ın girişinde "Dünyada mutfağa tercih edeceğim hiçbir yer yoktur" diye yazıyor.⁷ Hikâyesinde mutfaklar, modern ya da eski, rüya mekânları; kadın kahraman Mikage'ye büyükannesinin ölümünden sonraki üzüntüsünü yenmesi için yardım ediyorlar, artık olmayan ailesinin sıcaklığını veriyorlar, vücudu ve kalbi besliyorlar.
Aceminin atölyesi olarak mutfak, çocuğun yemeklerin hazırlanmasındaki büyüyü öğrendiği büyülü bir mekândır: Ailenin annesi ona yol gösteriyor ve evin başlıca odasının nesneleriyle ve kokularıyla tanıştırıyor. Mutfak, Marie Rouanet'ye özgü ilk erotik metaforlara meydan verdi: "Mutfak da aşk gibi mavi ruhlu, tertemiz bir çarşaf ister. Şunu asla unutmayın, aşçılar: her erkek kadın vücuduna ulaşmak için beyazlıkları aşmak ister... sofra örtüsü ya da ince gömlek, hepsi aynı."⁸
Demek ki romancı her gün en güzel sofra örtüsünü ve en güzel çamaşırı kullanmanızı öneriyor ve eğer birisi kalkıp da size onları tahrip etme riskini taşıdığınızı söylerse şu cevabı verebilirsiniz: "Hiçbir şeyi riske etmeyenin hiçbir şeyi olmaz" ve her anı olabilecek en yoğun şekilde yaşamak gerektiğini hatırlatabilirsiniz.
James M. Cain'in aynı adlı romanından uyarlanmış, Bob Rafelson'un Postacı Kapıyı İki Kere Çalar filminde, mutfak tutkuların ayrıcalıklı mekânıdır.⁹ Sahne erotizm tarihine geçmiştir: Jack Nicholson ve Jessica Lange, ilk bakışta fazlası varmış gibi görünen ama aslında çok yoksun kalmışların tutkusu ve enerjisiyle mutfak masasının üzerinde sevişirler. Adam, Frank adında bir sabıkalı. Kadın, Cora, Frank'ın da işe başladığı servis istasyonunun sahibi Grek'le evli. İlk karşılaşma, Cora'nın günlerinin büyük bir bölümünü geçirdiği, tesadüfen seçilmiş mekânın içindeki, meşhur masada gerçekleşiyor. Filmin kadın kahramanı, kendini bu işe bırakmak için bu kadar gönüllü, o sırada bunu pek göstermiyor: Normal olarak, mutfakta mecburen çok zaman geçiren kadınlar bu mekânı erotik bir yere dönüştürmek konusunda erkeklerden daha mütereddit oluyorlar.
Günümüzde mutfak toplumsal statüyü belirtiyor, sakinlerinin cinsel zevklerini değil. Ama ellili yıllardan önce, utanılan bir yer gibi gizli tutulurdu: Hümanist psikolojinin mürşidi Alan Watts'a göre Batı medeniyeti, özellikle Amerika, bugün artık istenmeyen kokularıyla büyüsünü gösteren bir mekânı hijyen uğruna sterilize etti.¹⁰ Mutfağa esinleme gücünü yeniden kazandırmak için, onu yeniden bir karşılaşma mekânı olarak algılamamız yeter, diye düşünüyor Watts.
Mutfakta olup bitenler çocukları kumdan evleri kadar büyülüyor. Onların gözünde en büyülü şey, bütün gastronomlar gibi, ateşin çiğ olanı pişmiş olana dönüştüren gücü. Üstelik yeni hazırlama teknolojileriyle dönüşen modern mutfaklarımızda izlemek gittikçe daha da zorlaştığı halde. Alın bir dondurulmuş yemeği, açın, mikrodalga fırına koyun: Modern Zamanlar filminde ağzını makinenin ritmiyle açan Charlie Chaplin'den artık çok farklı değilsiniz. Sonuçta, süper sofistike bir mutfak robotuyla bazılarının erotik oyunlarında kullandığı vibratör arasında ne fark var ki?
Ne zaman ki, tersine, mutfak birinci hazzıyla yükümlü olur, yemekler o zaman yıldırım aşkının nesnesi olabilirler: Nora Ephron'un romanında, kadın kahramanın annesi Rachel, bir doğranmış soğanlara, bir frambuazlı pastaya, bir sarımsağa koşar.¹¹ Mutfak aşkı bir aile olgusudur: Rachel'ın kardeşi aşçı Amelia tepeden tırnağa yanıklarla kaplıdır. Ve korsanların bıçak yaraları gibi, herkesin kendi hikâyesi vardır.

Eros mutfağa geçince
Kökenlerini besinsel alışkanlıklarda bulsalar da, üç toplumsal eğilimin ciddi erotik çağrışımları vardır: Tatlının yasaklanması, zayıflığın övülmesi ve her şeye rağmen, hazza geri dönüşün çekiciliği.
TATLININ YASAKLANMASI. Şekerin şeytansılaştırılması bizim Batı kültürümüze, 1975'ten itibaren, arıtılmış beyaz şekeri morfinle bir tutan diyet uzmanı William Dufty'yle birlikte Amerika'dan geldi.²² Dufty yeni bir şey bulmamıştı. Bu sakarofobi (şeker fobisi) 11. yüzyıldan, şeker pancarının muhtemelen Orta Asya'dan Avrupa'ya geldiği tarihten itibaren vardı.
Özünde değerli ve az bulunur bir ilaç olarak algılandığından, eczacıların ve ilaç tüccarlarının atası olan eski aktarların eline geçmesini beklemek için 13. yüzyılı beklemek gerekir. İlk olarak 12. yüzyılın başında tartışma konusu yapıldı: Fransız asıllı İngiliz yazar M. de Garencières'in söylediğine göre, büyük miktarda tüketildiğinde tabes anglica denen İngiltere'de çok yaygın bir tüberküloz türüne sebep oluyormuş. Tabii ki hiçbir bilimsel kanıt bu iddiayı desteklemedi.
Öyle görünüyor ki, bazı dinî ve ahlaki inançlarla şekeri mahkûm etmek ya da yasaklamak arasında çoğunlukla doğrudan bir ilişki vardı. Öyle ki Jean-Jacques Rousseau meyvelerde, sütte ve bütün tatlı türlerinde insanın ancak boyun eğebileceği doğal güçlerin dışavurumunu görüyordu. Çok bilenler de, arıtma teknikleri kafalarında ilerlemenin kesin bir işareti olduğu için şekere iyi gözle bakıyorlardı. Bugün, aksine, arıtılmış şeker yerine daha doğal bir ürün olduğu kabul edilen bal öneriliyor.
Çileci dinî inanışlarla bazı diyet uzmanları tarafından aforoz edilenler arasında bir bağ olabilir mi? Hiç şüphesiz. En azından imaj kültünü toplumumuzun egemen dini olarak kabul edersek. Öyleyse bu laik rahipler için, "felsefesi" hazzı katı bir biçimde dışlamadığı halde hastalarının yemeklerinden şekeri kaldırdığı için Michel Montignac'ı içlerine sindirmek kolay olmalı: yasaklaması da rejimi gibi seçmeli.²³
Daha 1923'te Paul Carton çağdaş düşüncenin üç katil gıda tarafından zehirlendiğini söylüyordu: et, alkol ve şeker. Bugün hâlâ grup halinde şekerlilerin -ölçülü- tüketimi için kendi kendine izin veriliyorsa da, bunu tek başına yapanlar gerçek birer sosyopat gibi görünüyorlar. Kim bilir, belki de vaktiyle mastürbasyonun sağırlığa yol açtığına inananlar gibi bisküvi yemenin de körlüğe yol açacağına inanan insanlar vardır!²⁴
Dişçiler de başka sebeplerle tatlıyı onaylamıyorlar. Fabrice, diş bilimsel psikoloji araştırmam için sorguladığım on bir yaşında bir oğlan, kendisine Ultra-Brite* bir gülümseme yapan ortodontistinden çok hoşlanıyordu. Buna karşılık şeker yemeye devam ederse diş çürüklerinin yerinde oyuklar olacağını kendisine bildiren ilk dişçisini eleştiriyordu. Eğer söylediği doğruyduysa, o dişçi beceriksizdi: aslında Fabrice şekerlilerin tehlikesini kavrayamıyordu.²⁵
ZAYIFLIK GÜZELDIR. Jacques Chirac bir gün cılız fiziğinin siyasi kariyerine bir fayda sağlamadığını açıkladı. "Seçmenler iri yarı siyasetçileri tercih ediyorlar" diyordu Le Monde'da.²⁶ Muhtemelen haklıydı. Yakın tarihli çalışmalara göre, şişmanlar zayıflarda olmayan bir güler yüzlülük ve güvenilirlik imajı veriyorlar. Ama "iyi şişman" güzel değildir. Ve gerçekten de, bu olumlu stereotipin yanında, oburlar toplumsal olarak dışlanıyorlar. Beslenme uzmanı Jean Trémolières'in altını çizdiği gibi, toplum şişmanı yaratır, ama onu hoş görmez.²⁷
Şişman çocuk hemen sınıflanır: "tembel", "yaramaz", "çirkin", "aptal". 1975'te İtalyan kadınların yüzde 46,5'i, erkeklerin yüzde 33'lük oranına karşı zayıflamak niyetindeydi.²⁸ On yıl sonra erkeklerin yüzdesi 42'ye ulaştı. Bugün İtalyanların çoğunluğu kilo vermek istiyor. Uzman Claude Fischler kendini sorgulamaya başlıyor o vakit: "Bizler yağ tutan mıyız, yağ atan mıyız?"²⁹
Falstaff tipi tümüyle iyi niyetli, sevimli maskarayla, itkilerini kontrol etmekten aciz, egoist ve sorumsuz kötü şişko imajı arasında kararsız kaldıkça da bu sorunun bir cevabı olamayacak. Sınır muhtemelen yüz kilo civarında bir yere denk düşüyor; bu sınır aşılınca, şişmanlık hem tıbbi alanda hem de sosyal alanda suçlanabilir hale geliyor. İnsanların çoğu şişmanları bu durumlarından sorumlu tutuyorlar: Bazılarına göre tembeller, bazılarına göre de aşırılığa yatkınlar, dolayısıyla toplumsal kuralları çiğnedikleri için suçlular.³⁰ Ve ancak, iki değişkenini tanımlayacağımız belirli bir varoluşsal bedel ödeyerek şişmanlar topluma entegre olmayı becerebiliyorlar:
-
Şişmanlığı, büyük enerji sarfı gerektiren fiziksel bir işte çalışanlarda hoş görüyorlar: İnce ve uzun kamyon şoförleri, iskele görevlileri, nakliyatçılar kötü bir çağrışım yapıyor.
-
Kilo fazlalığı bir tek bazı ünlülerde kabul ediliyor, onlara bazen şişmanlıklarından spektaküler çıkar sağlamaları öneriliyor. Şişmanlık, Raymond Barre gibi saygın bir biçimde ya da Léon Zitrone gibi özgürce taşınabilir. Aynı zamanda Coluche gibi, şarkıcı Carlos gibi ya da John Belushi gibi, şişmanlıktan bir komedi kozu olarak faydalanılabilir. Kısasa kısas kuralı burada hiçbir yerde olmadığı kadar işler: Stan Laurel'a (Stanley) sadistçe kötü muamele eden Oliver Hardy (Ollie) daima cezasını bulur. Böylelikle şişman toplumsal görevini icra etmiş olur, yani sosyolog Erving Goffman'a göre ingroup deviant'ı (gruptan sapan).³¹ Maskara, maskot, sırdaş ya da günah keçisi, ancak bu bedeli ödeyerek gruba dahil olabilir. Aksi takdirde şişman olumsuz ve lanetli biri olarak kalır; her şeyi sahiplenip hiçbir şey vermeyen egoistin somut alegorisi ve fakir çalışanlarının kanını emen açgözlü kapitalistin stereotipi budur.
Şişmanlığın toplumsal bir sınıflandırılması vardır. Üçüncü Dünya'da hâlâ zenginliğe işarettir. Buna karşılık kapitalist ülkelerde bir evrim geçirmiştir: çoğunlukla beğenilmeyen sosyal sınıflarda karşılaşılır onlarla. Buna karşılık iki yüzyıl geriye gidecek olursak, Avrupa'da şişmanlar en zengin sosyal sınıflarda ve zayıflar da en mütevazı sınıflarda bir araya gelirlerdi. 1962'de New Yorklular arasında yürütülen bir çalışma, bu eğilimin nasıl tersine döndüğünü gösteriyordu: aşırı şişmanlık orada, ekonomik düzeyi en aşağıda olan kadınlarda yedi misli daha fazla görülüyordu.³²
Bu yakınlarda, Fransa'da, Almanya'da ve İtalya'da elli iki yaşındaki bin kadının kilosunun incelendiği bir araştırmaya katıldım.³³ Yüzde 50'sinden fazlası kendini aşırı şişman bulurken sadece yüzde 6'sı fazla zayıftı. "Kendini (...) bulmak" tabirini kasten kullanıyoruz: soru sorulan kadınların yarısından fazlası kendi haklarında kesinlikle BMI'nin* (Vücut Kitle İndeksi) kilo/boy oranlarına ya da doktorların fikirlerine uymayan yargılar taşıyorlardı. Ve bu veri zayıf olmanın kadınlar için toplumsal bir zorlama olduğunu onaylarken, hangi noktada modaya boyun eğdiğimizi ve hayatlarımızı dönüştürmesine izin verdiğimizi de gösteriyor.³⁴ Toplumsal modele uyabilmek için her tür çabayı göstermeye razıyız. Kadın vücudunun fizyolojik eğilimi ona yirmi ila elli yaşları arasında 10,6 kilo aldırıyor. Kilo almakla mücadele etmek için milliyetlerine göre farklı yöntemlere başvuruyorlar: Almanlar jimnastiğe gidiyor, Fransızlar litrelerce maden suyu içiyor, İtalyanlara gelince, onlar sadece yemeyi kesiyorlar.
Sonuçta güzel (yakışıklı) olmak için çaba harcamak lazım. Şişmanlığın çekiciliğine değer kazandırmak için yapılan girişimlere rağmen (kadın basınında birkaç makale, Brigitte dergisinin kampanyası ya da şişko mankenlerin isteksizce defileye çıkartıldığı "özel şişmanlar" hazır giyim mağazasının kampanyası) şişmanlık daha çok estetik bozulmaya sebep oluyor. Anketlere göre kilo fazlası olan kadınlar daha az çekici bulunuyor ve Françoise'la Isabelle gibi iş piyasasından büsbütün dışlanmazlarsa, iş bulmak için diğerlerine oranla yüzde 10 daha az şansları var.³⁵
Birincisi kırk dört yaşında ve 130 kiloydu: Şişmanlığı yüzünden evlere ziyaret yapamadığı gerekçesiyle sosyal danışmanlık işi askıya alınmıştı. İkincisi bir bilgilendirme ofisine başvurmuştu: O da sağlık sorunlarının çalışmasına engel olacağı endişesiyle reddedilmişti.
Ayrıca, fazla kilo çoğunlukla bir cinsel ayrımcılık etkeni de olabiliyor. Bu alanda da diğer birçok alanda olduğu gibi erkekler uzun süre avantajlıydılar, ama eğer anketimizin şaşırtıcı sonuçlarını doğru kabul edecek olursak, bu eğilim kadınların lehine değişim gösterdi. En azından, bizzat Buddha örneğinde, erkek şişmanlığının tartışmasız büyüleyici bir gücü vardı. Ayrıca, erkekler özellikle güzel kadınlar tarafından baştan çıkarılırken, iki kadından biri (İtalya'da) eğer erkeğin başka özellikleri varsa, dış görünüşe az, hatta çok az önem veriyor.

KÜÇÜK KAÇAMAKLAR.
Eğer bugünün Amerikan temayüllerinin yarının Avrupalı temayülleri olacağı doğruysa, en şişmanlar için bile bir umut var demektir. Seksenli yılların sağlığı yüceltmesinden sonra, sosyologların şimdiden "hazzın rövanşı" diye adlandırdıkları şeyin ilk işaretleri ortaya çıktı.³⁶ 1993'te, on beş yıldır ilk defa, Amerikalılar uzun bir zayıflama döneminden sonra ortalama 1,5 kilo aldılar. 1 Ocak 1993'te, on yıldır ilk defa, tütünü bırakmak ve zayıflama rejimleri, iyi çözümler sıralamasında başta görünmüyordu. Amerika Şarap ve İspirto Üreticilerinin Kârını Koruma Derneği'nden Max Green, tüketimin arttığını görmekten mutlu olup "İnsanlar biraz kendilerini bırakmaya başladılar" diye keyifleniyordu.
Aynı şekilde, sigarayı bırakanların oranı 1993'te bir önceki yıla göre sabitlenmişti. Bu sırada, jimnastik salonlarında, merdiven çıkmayı simüle eden stresli aletlerde egzersiz yapmaya oranla masaj seansları çok daha fazla talep alıyordu. Birleşik Devletler'deki McDonald's'larda diyet hamburger "McLean"in yerini, içinde beş yüz gram et olan dev sandviç "Mega Mac" aldı. Häagen-Dazs markası yoğurtlu dondurma serisine kulağa hoş gelen Cappuccino Commotion ya da Caramel Cone Explosion gibi adlarla aşırı kalorili spesiyaliteler ekledi.
Sonunda, şiddetli rejimlere katlanmak yerine, Amerikalılar beslenmenin yeni "guru"su Suzanne Powter'ı haklı çıkardılar: "Durdurun bu çılgınlığı!" diye bağırıyordu televizyon ekranlarından ve bu rejim karşıtı sloganı, Atlantik ötesi bir best-seller'a başlık yapıyordu.
"On yıldır diyet yapıyorlar: Bir gram bile vermediler, işten çıkarılmaya devam ediyorlar ve hâlâ çok mutlu değiller," diye açıklıyor sosyolog Wendy Kaminer. Pennsylvania Üniversitesi'nin psikoloji bölümünden Martin E. P. Seligman'a göre düşünce tarzları değişmekte: Bir mükemmeliyet arayışı yerine, Amerikalılar kendi sınırlarının gerçekliğini kabullenmek üzereler: "Bazı genetik etmenler değiştirilemez," diyor Seligman New York Times'ta.³⁷
Atlantik ötesi toplumsal değişim uzmanı Faith Popcorn bu alanda en ufak bir devrim olduğunu düşünmüyor. Ancak birkaç taviz söz konusu olabilir. Rapport Popcorn'unda fenomeni "küçük kaçamaklar"³⁸ olarak açıklıyor. Ona göre bugün, kendi kendini büyük yoksunluklara mahkûm etmek yerine, her zaman azla yetinerek yaşayan Amerikalılar kendilerine arada bir küçük zevk izinleri veriyorlar: Bütün veya komşuyla paylaşılan bir tatlı; alışılagelmiş sarhoşluğun yerine, iki günde bir, küçük bir kadeh kırmızı şarap.
Bu besinsel alışkanlıklardaki değişim, erotik alışkanlıklarda da benzer bir fenomeni çok yakından takip ediyor. Günahın içinde kendini kaybetmek yerine, çiftlerin çoğu, zaman zaman kendilerini bir porno filmin "tatlı sapkınlığına" bırakıyorlar. New York'un seksenli yıllarda AIDS yüzünden kapatılan seks kulüpleri de yeniden ortaya çıkmaktalar. Bazı gey kulüplerinde anonim cinsel karşılaşmaların yetmişli yıllarda korku yarattığı dark room'lar (karanlık odalar) da yeniden açılıyor. Demek ki küçük günahlarla sınırlı kalmak epeyce zor. Aynı şekilde 1993'te San Francisco'da seropozitif homoseksüellerin arttığı da görülüyor, ki bu şehirde homoseksüellik beş yıldır belirgin bir biçimde düşüşteydi.
Bir İştahtan Diğerine
Birçok uzmana göre erotizm ve beslenme birbirinden ayrı iki dünyadır. Biyolog Jean-Didier Vincent'a göre de acıkma ve susama temel ihtiyaçlardır ve ne kadar "aşktan ölmek" ya da "ölümcül nefret" gibi tabirler kullanılsa da, açlıktan ölme olasılığı aşktan veya nefretten ölme olasılığından çok daha somuttur.¹ Tutkularımızın arkaik motoru açlık, süt bebeğini annesinin memesine yaklaştırır. Ve her ne kadar ilk doğum çığlığı bir acı çığlığına benzese de, ilk yemek için bir sabırsızlık gösterisi olması daha muhtemeldir. Yemeye mecburuz, aşk yapmaya değil.
Roland Barthes iki itki arasındaki yoğunluk ve ritim farklılıklarının altını çizerek aynı fikri paylaşıyor.² Gastronomide ne kendinden geçme, ne esrime, ne de orgazm bulunur ve bir haz alındığında, bu çok şiddetli bir noktada olmaz, bir doruk noktası eksikliği vardır. Tatmak, çiğnemek ve yutmak hedonist tarafımızı tatmin eden eylemlerdir, ama besinin cinsellik kadar yoğun bir tahriki kışkırttığını kanıtlamaya yetmezler.³
Aynı inançla, yine de iki dünyayı birbirine bağlayan analojilere dikkat çekebiliriz:
a) Bu ihtiyaçları bir ritim uyarınca tatmin ederiz, referansları kuşkusuz aynı olmamakla birlikte.
b) Nefse düşkünlük iki eylemde de bulunabilir.
c) Bu ihtiyaçlar bir kez tatmin edildi mi, benzer bir doygunluk hissedilir; bu da düzenleyici mekanizmaların iki durumda da hem içsel hem de beyinsel düzlemde devreye girdiğini gösterir.
d) Dönemlere ve üsluplara göre değişimleri de ortaya çıkaran Camporesi'nin altını çizdiği gibi, cinselliğe ve beslenmeye olan bağımız paralel bir evrime tanık olmuş gibi görünüyor: "Beslenmeyle çiftleşme arasındaki ortaklık eskiye oranla çok daha uzak, her şey yatak odasıyla yemek odası arasındaki kaçınılmaz yakınlığı silikleştirmiş gibi. Günümüzde aşk cinselliği bir 'fast-sex'e indirgenmiş durumda; çabuk olur, iyi olur, bu tip bir eylem için en olmadık yerde olur. Yemek hazzı da, yerini vasat ve anlaşılmaz aşçılık kurallarına bırakmak üzere basitleşir."⁴
Hızlılık, yemeği ve aşkı itibari ve üstünkörü bir eylemin en küçük ortak paydasına indirgiyor. Fast-food ve fast-sex döneminde yaşıyoruz.
Dört bir yanımız karamsarlarla dolu. Noëlle Châtelet, büyük gastronomi düşünürlerinin düşünce tariflerini sürekli damak ve erotizmin zevklerine dayandırdıklarını hatırlatıyor. Curnonsky ağzın sadece yemeye değil tatmaya da yaradığını ve bütün büyük âşıkların aynı zamanda büyük gurmeler de olduklarını söylüyor. Aşkı kamçılamak için, zaten kendisinde bir tatlılık var, yazar yatağın yanına dondurma, meyve ve bisküviler konulmasını öneriyor. Likörlerin flörte yaradığını ve şampanyanın yorgun sevgilileri canlandıracağını iddia ediyor.
Bazı tarihi karakterlerin alışkanlıkları bilinir. İspanya Kralı XII. Alfonso'nun şarap çorbası mesela, Kral'ın aşk oynaşmalarından doğrulmasına yardım ediyordu ve omletleri de genç kızları transa geçiriyordu. Ayrıca Rusya İmparatoriçesi II. Katerina'nın da havyarlı bir akşam yemeğinden sonra nihayet III. Pyotr'a bir çocuk vermeyi başardığı söyleniyor. IV. Henri'nin doğumu ciğerli ve mantarlı bir ezme, Napoléon'un oğlu Aiglon'unki ise mantarla doldurulmuş şampanyalı beç tavuğu sayesinde olmuştu. XV. Louis'ye gelince, Madame de Pompadour'un frigitliğini geçirmek için ona pilav yedirirdi. Kim bilebilir haksız olduğunu?
Cinsellik ve beslenme arasındaki ilişkiyi ele alan çalışmaların çoğu, bunu mizahla bayağılık arasında gidip gelen bir tonda yapıyor. Anita Roustan tariflerini sınıflıyor: Evlenmek için olanlar, ilk karşılaşma için olanlar, ayrılmak için olanlar.⁵ Sevgilisine telefon etmesi gereken kadın için olan bile var: Kocasına bir su kesintisi sırasında, şarapsız ve susuz, ringa balığı ikram etmesi yeterlidir. Zavallı boynuzlu susuzluğunu gidermek için bir kafeye gitmek zorunda kalacaktır ve sadakatsiz kadın da rahatça telefon edebilecektir. Dedikleri gibi: "Kocalar kalbinden yakalanır, midesinden elde tutulur." Bu ancak belli bir noktaya kadar geçerlidir, çünkü eğer çapkın yorucu âşıklarını yeniden elde etmek ya da baştan çıkarmak için yemeği kullanıyorsa, gastronom için de damak zevki kendi içinde bir hedeftir.
Aslında, Jean-Jacques Rousseau gibi bir gastronomi düşmanı bile, Protestan katılığı içinde canlandırıcı bir şeyden ziyade cinselliğin yerini tutabilecek bir şey olarak baktığı sofranın hoşluğunu göz ardı etmiyordu. Émile için, Sophie'yle yaptıkları ikindi kahvaltıları aşkını yüceltmenin bir yoluydu. Kitaptaki bazı ayrıntılar, yazarın yemekle ilişkisinin bütün özelliklerini, sırf eserlerinde değil gerçek hayatında da erotikleştirecek kadar cinsel güdülerini bastırdığını düşündürtüyor. Genç kızın dekoltesinin altına sakladığı kirazlardan biri olduğunu hayal etmenin bile hazzın doruğuna çıkmak için kendisine yettiğini anlatıyor. Rousseau süt severdi, etten nefret ederdi; bu çok anlamlı.

Sütün ve etin çift anlamlılığı
Psikologlar öteden beri anne sütünü, beslenme ile erotik etkinlikler arasında çok klasik bir geçiş nesnesi olarak görürler. 1962'den itibaren, beslenme ve cinsellik alegorisinin ustası olan Fellini, Boccaccio '70 filminin bir bölümünde bu temayı işler. Dr. Antonio, Anita Ekberg'in reklam afişlerinde süt içmeye davet eden baştan çıkarıcı resimleriyle sarsılmıştır. Yasal yollardan afişin kaldırılmasını sağlayamayan Antonio, resmin üzerini mürekkeple boyar. Boşuna. Yağmur bu hareketin izlerini silmekle kalmaz, üstüne üstlük Anita canlanır ve afişten sıyrılıp jüpon giymiş bir King Kong gibi Antonio'yu göğüslerinin arasında aşkla, boğarcasına sıkar. Şehvetten çılgına dönen Antonio onu öldürmeye karar verir. Yine de saplantısından kurtulamaz. Ünlü afişin altında sayıklarken bulunur, üzerine bir deli gömleği geçirilip tımarhaneye yollanır.
Süt metaforunu sahneye koyan tek kişi Fellini değil. Marco Ferreri'nin filmi La Chair'de (Et) Francesca, dünyaya ikizler getirmiş olan komşusunu ziyaret etmek için felçli sevgilisinden birkaç saatliğine ayrılır. Daha yeni düşük yapmış olan kahramanımız küçük kızlardan birini çok arzulu bir şekilde emzirir. Bu arada, başlığın da anlattığı gibi, Ferreri'nin filmi özellikle diğer geçiş nesnesini ele almaktadır, o da ettir. Francesca Hindistan'dan dönmüştür ve Doğu mistisizmi hakkında konferanslar vermektedir. Marjinal çevresi içerisinde, kabare oyuncusu, hastalık hastası ve karısından ayrılmış olan Paolo'yla karşılaşır, onunla yeni ufuklar keşfedecektir. İlk karşılaşmadan itibaren, yemek düşkünlüğü konusu iki karakter arasına sokulur: Francesca kruvasanları silip süpürürken Paolo cappuccino içer.
Bu sahne sadece diğer gastro-erotik oburlukların habercisidir. Ama tam aşk yapacakları sırada Paolo'nun cinsel bakımdan yetersiz olduğu ortaya çıkar. Ama bu önemsizdir, öyle söyler, iki kanlı biftek gücünü yerine getirecektir. Erotizmden astronomiye ve gastronomiye geçişi vurgulayan bir sahneyle eti almak üzere süpermarkete giderler. Paolo'nun canı et istedikçe vücudu da Francesca'nın arzularına tepki vermez olur. En azından Francesca onu Doğu'ya özgü bir büyü seansına tabi tutuncaya kadar. Bütün enerjisini cinsel organına verebilmesi için bacaklarını ve karnını kırmızı bir örtüyle örter, hemen dev bir ereksiyonla karşılaşır. Sevgilisinin bu halde felç geçirmesinin Francesca için çok önemi yoktur: Atlıkarıncaya binmiş gibi kullanır onu. Yemeğini Paolo'nun karnına koyar ve ata biner biçimde yer onu. Paolo kahvesini içebilmek için bir huniye ihtiyaç duyarken Francesca haykırır: "Yemek yemek ve aşk yapmak ne kadar güzel!"
Birkaç zaman sonra felç geçer. Sevgililer bu "iyileşmeyi" bir akşam yemeğiyle kutlarlar. Et yeniden çift anlamlı bir yemek olarak karşımıza çıkar. Paolo "Sossuz bir rozbif, çıplak ve müstehcen" der. Kız da buna "Bir kadından bahsediyormuş gibi anlatıyorsun" cevabını verir.
Et, Rembrandt'ın da birçok tablosunda görünür ve çok erotik romanlara esin kaynağı olmuştur. Alina Reyes'in Le Boucher'sinde (Kasap) İspanyol romancı, ustalıkla çiğ ve kanlı ete yerleştirilen kasap bıçağının oluşturduğu düşselliği ele alıyor.¹⁰ Metafor bayağı, ama romancının dehası, oradan çıkıp sadomazoşizm dünyasına girmesinde yatıyor. Kendini bir öküz parçası gibi iki demir çengele asılmış şekilde hayal ediyor. Zevkler ve renkler...
Ağzın çift anlamlılığı
Ağzın psikolojik anlamları ve işlevleri sonsuzdur: Gérard Apfeldorfer'e göre yemek psikanalistin "jokeri"dir, her tür yorumu ileri sürmek için bu kartın simgesel çift anlamlılığına güvenebilir.¹¹ Daha Âdem'le Havva'nın hikâyesinde yemek yasaktır ve günahla bağdaşır. "Kurtlu Adam" vakasında (Freud'un en ünlü hastalarından birine verilen isimdir bu), yenme korkusu hadım edilme korkusunu gizler.¹² Psikanalist Karl Abraham'a göre yemeğin reddi annenin reddini simgeler.¹³
Bu, Ferenczi'nin karşı çıktığı bir şeydir; yemeğin ardına gizlenen aslında ensest korkusudur ya da akıl dışı bir biçimde, oral ilişki sonucu hamile kalma korkusudur.¹⁴ Ve bunun da halihazırda tek bir cevabı olmadığı için, uzman terapiste bütün düzensiz beslenme vakalarını ayrı ayrı incelemekten başka yapacak bir şey kalmaz.
Klasik psikanaliz literatüründe bu düzensizlikler, ağızla ilgili çok gelişmiş bir saptamaya dayandırılır ve bunun yoğunluğu, sonunda Ben'in kontrol mekanizmalarını yıkar. Tedavi ya da vakanın iyiye doğru basit bir gelişme göstermesi hastaların kendilerini doğumsal cinselliğe bırakmasını sağlar, bu da besinsel sorunları çözer. 1905 yılında Freud'un yayımladığı ve vakanın sadece düzensiz beslenmeye müdahale etmenin sembolü olduğunu değil, psikanalitik metodunun gelişmesinin sembolü olduğunu da düşündüğü "Dora Vakası" simgeseldir:
Hali vakti yerinde bir aileden olma on sekiz yaşındaki genç kız, astımdan, sözyitiminden* (afazi) ve yemeklerden iğrenmekten şikâyetçiydi. Dora'nın babası Freud'a genç kızın bebekliğinden itibaren zor kişiliğini, histeri belirtilerini andıran davranışlarla gösterdiğini söyledi. Ama olay on altı yaşındayken, bir aile dostunu kendisine tecavüz etmeyi denemekle suçladığı sırada patlak vermişti. O sırada tatilini Dora'nın ailesiyle geçirmekte olan Bay K. bunu inkâr etmişti.
Freud'un yaptığı analiz Dora'nın mitoman (yalan söyleme hastalığı olan) olmadığını kanıtlamıştı. On dört yaşındayken Bay K. tarafından açıkça taciz edilmişti; kendisini bir dükkânda beklemesini söyledikten sonra kepenkleri kapatmış, onu kendine doğru çekmiş ve dudağından öpmüştü. İşte bu klasik cinsel taciz hikâyesi Dora'nın iğrenmesine yol açmıştı, diye açıklıyor Freud: Açıklayıcı bir savunma mekanizmasıyla, hem cinsel uyarıları yukarı itmiş (ağız seviyesine) hem de olayı bir iğrenme hissine dönüştürerek bastırmıştı.
Ama Freud bununla kalmadı, Dora'yı babasıyla olan Oedipus bağıyla ilişkiye geçirerek onun sözyitimini de açıklamayı başardı. Aslında babasının Bay K.'nın karısıyla bir ilişki kurarak kızının bu kadına karşı kıskançlığını azdıran klasik bir Oedipus üçgeni yarattığı kanıtlandı. "Kıskançlık", bu tam da Dora'nın telaffuz edemediği kelimeydi ve daha genel olarak, konuşmasına engel oluyordu.
Demek ki ağzın çiğnemeyle ilgili, sesle ilgili ve erojen işlevleri arasında açık bir simgesel denklik var.¹⁵ İçtekiyle onu içine alan arasındaki, meme-biberonla ağız arasındaki karışıklık, yani bireysel olgunlaşma sürecinde çocuğun başka bir anlamı olduğunu anlamasının ardından aydınlanan başlıca karışıklık da ağızdan kaynaklanır.¹⁶ Doğum sonrası bilinciyle ana rahmi bilinçsizliği çok farklıdır. Ama sadece anneyle olan empatik ilişkide, vazgeçme ve soluksuz kalma hissi olmadan bireyselleşmeye doğru koşmayı sağlayan, özerkliği fethetmeye doğru ritmik süreç gelişir. Doğru sevgi dozu istenir, ne çok fazla, ne çok az; Donald Winnicott, Margaret Mahler ve Daniel Stern gibi birçok yazarın da iddiası bu yöndedir.¹⁷
Kendi bedensel coğrafyasını çok iyi bilmek, bu olgunlaşma sürecinin iyiye doğru evrilmesine yardımcı olur.¹⁸ Anne memesi özlemi, emzirme döneminden sonraya da kalabilir, bu durumda küçük çocuğun ağzına koyduğu şeylere geçer. Ve acılı geçen diş çıkartma sürecinde çocuğun parmaklarını ağzına soktuğu fark edildiğinde, bu hareketin psikolojik anlamına ve daha sonraları muhtemel beslenme hastalıklarına olabilecek etkilerine mutlaka dikkat etmek gerekir. Örneğin başparmağı emmek çoğunlukla oburluk eğilimine işarettir. Ve anatomik deliklerin coğrafyasının öğrenilmesi bloke olur veya karanlıkta kalırsa, durum daha da komplike bir hal alır.
Sadik-oral düzeyde cinsel tutumlar oluşturabilen ağız aynı zamanda birçok besinsel hastalığın da sebebi olabilir. Dora vakasında örneğin, yemekten iğrenmesi, Bay K.'nın zorla öpmesiyle oluşan sembolik analojiye bağlıydı. Oral döllenme düşüncesi, (Ferenczi'nin bahsettiği) bazı gençlik iştahsızlığı biçimlerini açıklamayı sağlıyor.¹⁹ Ve bulimia, daha ileride göreceğimiz gibi, doyurulmaz bir şefkat ihtiyacının, hatta karşı tarafı yiyip bitirerek yok etme itkisinin işareti olabilir. Sevdalı yamyamlık, düşünüldüğünden daha sık karşılaşılan bir durumdur.
Açlık
BU OLGU ÜZERİNE GENELLEMELER
Hepimiz bunu yaşamlarımızda tecrübe etmişizdir, ama bilim insanları hâlâ bunun doğal mı yoksa eğitimle mi geliyor olduğunu saptayabilmiş değiller. Yakın tarihli kuramlar arasından Hilde Bruch'unkini ele alacağız; ihtiyacı tanıma ve algılama mekanizmalarına dokunan işlevsel (organik değil) bir yetersizlik olduğunu söylüyor.²⁰ Kesin olan bir şey var: Birçok besinsel düzensizlik kendini açlığıyla zamanlayabilme yetersizliğinden kaynaklanıyor. İşte çok yemek olgusuyla ifade edilebilecek psikolojik mekanizmalardan birkaçı:
-
Sevgi ihtiyacı,
-
Bastırılmış saldırganlık,
-
Cinsel ilişkilere alternatif arayışı,
-
Cinselliğin reddi,
-
Erkek kimliği arzusu (Freudyen "penis özlemi"),
-
Çocuk arzusu.
Ağız konusunda gördüğümüz gibi, beslenme de kimi zaman karşıt, sonsuz bir sembolik anlamlar varyetesi oluşturabilir: Bazıları için yemek, yanıltıcı bir mutlak kudret hissi veriyor, başkaları içinse yetişkin hayatının sorumluluklarından korunmanın bir yolu oluyor. Beslenme ilişkisel bir olgu olduğu için, başkalarına da kendilerine ait başka şeyler ifade edebilir: Anne babaya karşı bağımsızlık ya da saldırganlık ve meydan okuma işareti olabilir. Yeme ihtiyacının besinle hiçbir alakası olmayan bir duygunun yerini aldığı sık sık görülür: Kim bilir kaç defa depresyon ve iç sıkıntısı açlığa dönüşmüştür? Açlık kelimesinin ardında en azından üç fikir gizlidir:
-
Fizyolojik hal olarak açlık: Uzun süre yiyecek yokluğundan doğan besinsel yetersizlik;
-
Psikolojik deneyim olarak açlık: Yemek bulamayanların yaşadığı duygu;
-
İştahın güçlü dışavurumu olarak açlık: Bunlar, tam anlamıyla bir yemeğin ardından gelen normal, tatsal dışavurumlardır.
Açlık midede mi doğar, yoksa beyinde mi? İki organın da bu uyaranın yaratılışına katılmış olması muhtemeldir, ama nasıl? Bu hâlā belirsiz. Eğer kolesistokinin (CCK), açlığın güçlü önleyicisi bir dış faaliyete geçerse, hayvanlarda açlık, özellikle çiftleşme döneminde, merkezi bir nöropeptit olan oksitosin tarafından bloke olur.²¹
PINOKYO AÇLIĞI
Öykülerin çok çeşitli besinsel sorunlardan şikâyetçi kahramanlarla dolu olması bir tesadüf değildir. Pinokyo'da örneğin, oruç dönemleri ve şölenler öyle bir ritimle birbirini izler ki, orada toplumun bir huzursuzluğunun aynasını görmemek zordur.²²
Bu karmaşık söylevden bir tek şeyi, o da kuklanın açlıktan ölecek gibi hissetmesini anlayan Geppetto cebinden üç armut çıkardı ve ona verirken şöyle dedi: "Bu armutları kendi öğle yemeğim için getirmiştim ama memnuniyetle sana veriyorum, ye onları ve afiyet olsun."
Pinokyo güçlük çıkarır, Geppetto'nun armutları soymasını istemiştir, ama sonunda açlık onu bitirir:
Çiğnemeye başladı ve başta biraz dudak büktü, ama çarçabuk birbiri ardına kabuklarıyla birlikte yedi ve koçanı bile mideye indirdi. Yemeyi bitirdiği zaman karnını sıvazladı ve neşe içinde şöyle dedi: "Ah! Şimdi kendimi daha iyi hissediyorum."
Açlık, sınırsız bir açlık aynı zamanda Kırmızı Tilki ile Kedi'nin (Kırmızı Istakoz Hanı) akşam yemeği hikâyesinin başlıca konusudur. Midesinde korkunç acılar duyan Kedi, sonuçta ancak otuz beş tane domates soslu barbunya balığı ve dört tabak işkembe yiyebilir.
Oysa doktorun şiddetli bir perhiz verdiği Tilki, sefil bir tavşanla ve ardından keklikle, ada tavşanıyla, kertenkeleyle, kurbağayla ve üzümle yetinmek zorundadır. Bir yandan da hikâyenin kötüleri doymak bilmeden tıkınırlar. Peter Pan'da da aynı kural geçerlidir; timsah, Kaptan Kanca'nın elini yedikten sonra doymaz ve bütününü yiyebilmek ümidiyle gemiyi takip eder. Ve eğer Obüris'in (Obelix) o kadar şişman olmasını ve o kadar yaban domuzunu mideye indirmesini hoş görüyorsak, bu sadece bize sempatik geldiği ve olağanüstü bir gücü olduğu içindir.
İtalyan komedileri de yemeğe "göndermeler"le doludur: Mario Mattoli'nin Miseria e nobiltà filmindeki Totò ya da Le Pigeon (I soliti ignoti) filmindeki Capanelle gibi kahramanlar, yemeğe olan ulusal hayranlığın yansımasıdır; gerçekten öykülerdeki oburlar çocukların besinsel sorunlarından kurtulmalarına çok yardımcı olurlar.

İHTİYAÇ VE ARZU, AÇLIK VE İŞTAH
Pisboğazlılıkla iştah arasındaki fark her zaman çok belirgin değildir. Cinsel alanda çoğunlukla şölenlerle küçük ve kibar erotizm hazları birbirine karıştırılır. Mesela Louis'nin vakası budur. Bu büyük baştan çıkarıcı, eşsiz bir ev sahibidir. Çok sık ağırlar, yemek üstüne yemek verir. Bunun için erkenden kalkar ve bütün gün çalışır. Çarşıdan başlar, sonra mutfağa geçer, sürekli yeni yemekler dener ve tümüyle Wagner'e özgü gittikçe artan bir coşku ve kaygıyla sofrayı hazırlar. Aşkta da aynı şekilde denemesi, deneyler yapması, sürekli yeniden başlaması, biriktirmesi gerekir. Hep daha fazla, hep daha sık.
Eğer Louis bir yemek olsaydı, dondurmayla kaplı bir pasta olurdu; şekerli dondurma onun ağırlama ve kur yapma yöntemlerindeki titizliğini temsil ederdi.
Çok pişmemiş ve katılaşmamış bir karışım olan alt kısmı, asla arzudan değil, sadece ihtiyaçtan doğan ilkel barbarlığı temsil ederdi. Louis terapistleri ve terapileri benzer bir açgözlülükle tüketir: New Age, Gestalt, deneyüstü meditasyon ve rolfing'in artık onun için bir gizi yoktur ama ona çözüm de getirmemiştir. Müzikle, edebiyatla ve yemekle teselli bulmaya çalışır. Davetliler gittikten sonra, Louis inanılmaz boyutlarda besin bulunan mutfağında gizlice yemek yer. Bundan, gençlik döneminde mastürbasyon yapmaktan utandığı kadar utanır. Yine de devam eder ve kefaretini ödemek için, bir doktor tarafından kendine perhiz yazdırır.
Aynı zamanda birçok kadın da "tüketir" ama bunlardan ancak çok azında tutkudan gerçek aşka geçmeyi becerebilir. Pasif doğası sebebiyle, Louis sadece günahlarla tahrik olur: Tutku, adı üstünde geçici olduğundan, arzusunu uyandırmak için Louis'nin sürekli yeni eşler bulması gerekir. Paris'te Son Tango'daki gibi tereyağının kullanışlılığından oraya buraya sokulan muz düşlerine kadar giden gastro-erotik deneyimlerindeki zevkinin sebebi de budur. Bir bayan arkadaşını otel odasındaki yatağa bağladıktan sonra, kahvaltıyı ısmarlar ve son derece rahatsız olan garsona, serbestçe durumdan faydalanmasını önerir.
Bağ pornografik hale gelirse
Genç İspanyol yazar Mercedes Abad Ligeros libertajes sabáticos adlı romanında o kadar ileri gidiyor ki, insanın anlattığı sapkınlıkların kitabından bahsedilmesi için ustaca başvurduğu yöntemler olup olmadığını sorası geliyor...²³
Bu en azından eleştirinin söylemek istediği. Bu yaklaşım doğrulanıyor mu? Gazeteci Bernard Bey'in, bir yılbaşı yemeği sırasında Dolorès Gorgolia'yı sevgilisi Barnabé'yle birleştiren tuhaf ilişkiyi anlattığı sahneyi ele alalım mesela:
Samimiyetimiz içerisinde Lola diye çağırmayı alışkanlık edindiğim Dolorès'i beğendiğimi göstermek için, kremalı pastanın içine yavaşça girdim. Önce, bekler gibi, ürkekçe hareket ettim: Bu, tümüyle tanımadığım bir histi. Sonra, kendimi bütünüyle pasta tarafından kaplanmış hissedene kadar girmeye devam ettim. Rahattı. Penisimsiz çok sertleşti. Lola da tahrik olmuştu: Cinsel organı beni soğuk karşılamıştı, ama ben bu yumuşacık hissin içine dalmayı tercih ediyordum ve kamışımın ucu bu küçük bir krema tabakasıyla kaplı pastanın içine işleyene kadar pastaya sürtünmeye devam ettim...
Lola vajinasının arzularını bastırmak istercesine, oyunlu, süzgün ve şehvet uyandırır biçimde yanaştı. Dolorès'i unutacak kadar pasta tarafından emilmiş halde, yine de oyunu kabul ettim... Şimdi kendimi suçlu hissettiğim bu oyuna neden katıldığımı bilmiyorum...
Eğer çiftleşmenin nefis derecede bayağı zevkini uzatmak için değildiyse, belki de Lola'yı benim penisimi tutkuyla arzulamaya itmek içindi... Muhtemelen Dolorès benim son titreyişe yaklaştığımı hissetti ki, beni yakalamaya çalıştı, ama nasıldı, artık hatırlamıyorum. Belki penisimi zapt etmek istedi, ama o, kendisini bu kadar yumuşaklıkla ve zevk vererek barındıran yuvayı terk etmeye yanaşmıyordu...
Titretici bir memnuniyet beni olağanüstü bir hazla kör edinceye kadar büyülü pastaya çubuğumla saldırmaya devam ettim. Gözlerimi açtığımda, pasta yerde yatıyordu...
Bu bulamacı yaladım, araziye vurduğum dil darbelerim ve öpücüklerim sayesinde, tatlı şölenimden geriye hiçbir iz kalmadı. O vakit kendimi, çiftleştikten sonra sevgilisini yiyen bir peygamberdevesi gibi hissettim... Kendime dedim ki bu farklı bir sevişmeydi, akılda kalacak bir sevişme, bir antoloji parçası...
Lola tabii ki bu erotik-besinsel akrobasi araştırmasında eksik kalmak istemez ve yıla sekssiz başladığı için üzgün olduğundan, kendine göre telafi etmeyi dener ve eline geçen fırsatı kullanır:
Kapalı ve altın başlığına sarılı şampanya şişesini yakaladı ve onu sıcak ve nemli cinsel organının içine soktu, bu ziyaretten memnun kalmıştı. Vajinası şişenin ağzında, birazını içine alarak edepsizce hareket ediyordu... Zevkten basireti bağlanmış ve ateş gibi olmuş bir halde, Lola cinsel organının hareketleriyle içine alıp dışarı vererek şişeyle oynamaya devam etti. Kendisinde çok tuhaf bir şey meydana geldiğinde henüz doruk noktaya ulaşmamıştı. Boğuk bir patlamaya benzer güçlü bir ses duyuldu. Ansızın Lola gözlerini açtı... Yerde küçük, kırmızı bir sıvı birikintisi oluştu. Lola yere düştü, şişe yuvarlandı...
Tümüyle korkudan felç olmuş biçimde emin oldum ki Lola ölmüştü ve şişenin tıpası kaybolmuştu...
Bu erotik edebiyat kitabının diğer öyküleri de bayağılık ve hafiflik izleriyle dolu ve bize tebessüm ettiriyorlarsa da, aslında sadece temkinli olma ahlakını aşılıyor: Besin, cinsel amaçlarla kullanıldığı zaman bile zararlı olabiliyor. Örneğin kitabın başka bir kahramanı Sir Adolph de oral seksten hoşlanıyor, ama sadece cinsel organını iyice olgunlaşmış bir incirin içine soktuktan sonra. Bakalım hikâyesi nasıl bitiyor:
"Birkaç ay sonra Adolph'le ben evlenerek hayatlarımızı birleştirdik. İki yıl sonra, bugün, evliliğimize düşen tek gölge, ciddi ve sürekli bir hazımsızlık tehdididir." Bayağılaşmış mizahın dışına çıkacak olursak, bu kitapta Freud'un "çokbiçimli (polymorphe) sapkınlık" diye adlandırdığı şeyin mükemmel bir örneğini görüyoruz: Röntgencilik, teşhircilik, fetişizm, sadomazoşizm gibi kısmi dürtüler ağır basar hale geliyor ve sonunda kremalı pasta veya bir şampanya şişesi sevilen vücuttan çok daha çekici oluyorlar.
Simgesel analojiler
Bazen yiyeceğin cinselliğin yerini tuttuğu olur. Bu, Nutella'yla tıkınanların ya da "duygusal bir eksikliği" telafi etmek için kendini pastalarla doyuran, filmlerindeki Nanni Moretti'nin ve telafi niyetli bulimiadan şikâyet eden herkesin durumudur. Tersi, yani yemeğin yerine cinselliğe yönelmek ya da sevişme düşkünlüğü daha seyrek görülür. İnsanların çoğunluğu, yani her iki uçta da bulunmayanlar yemekle de cinsellikle de aynı yoğunlukta iştigal ederler.
Sofradaki ve yataktaki bu davranış benzerliğini anlamak için, Freud'un tanımladığı duygusal gelişme evrelerini hatırlamamız gerekir: Oral dönem, anal dönem, Oedipus dönemi, vb. Obur insanlar yatakta da sofradaki kadar iyi olurken, terk edilmiş insanların şefkat eksikliklerini beslenme ve cinsel dürtülerle doldurduğu ve duygularıyla hareket eden insanların ise her durumda böyle yaptıkları ortaya çıkıyor. Bir yandan da bu simgesel bulaşmalar çok köklenmiş batıl inançlar niteliğindedir ve mesela maymun eti yiyerek kötü olunur, tavşan yahnisi korkak yapar, balık akıllı yapar (oysa deniz ürünleri çok az fosfor içerir) gibi şeylere inandırır.
Erotizmle beslenme arasında kurduğumuz ilişki biçimini anlamak için Jung'unki gibi bir kişilik tipolojisi yapabiliriz. Yeni yayımlanmış bir psikosomatik tıp dergisi dört doğal elementten her birine (ateş, hava, su ve toprak) ayrı bir kişilik ve cinsel ve besinsel tutumlar atfediyor:²⁴
ATEŞ TİPİ Karizmatik bir kişilik olarak sürekli yeni inisiyatifler edinmeyi sever. Aktif ve parlak olup, sınırı aştığı vakit çekilmez olabilir.
-
Yatakta: Parolası "hemen"dir; cinsel eylem krizleri tümüyle kayıtsızlık dönemleriyle nöbeti paylaşır. Birden çok ilişkiye eğilimli olan Ateş tipi, duygusal hayatının toplumsal imajına yansımaları konusunda her zaman çok dikkatlidir.
-
Sofrada: Herhangi bir şekilde ve herhangi bir zaman yer. Mutfağa sızar ve ne bulursa tadına bakar, tamamen pişmemiş bile olsa. Güçlü tatları ve aşırı besleyici yemekleri sever, bazen ayakta yer.
HAVA TİPİ Seçici ve bağımsız. İsmini aldığı element gibi, eksiksiz bir hareket özgürlüğüne sahip olmayı sever. Antlaşmalara karşı hoşgörüsüzdür. Parolası: "Her şey görelidir."
-
Yatakta: Sürekli eş değiştirir. Bir kelebek gibi çiçekten çiçeğe konmayı sever ve çok baskıcı bir duygusal bağın kokusunu aldığı vakit uzaklaşır. Özgürlük aşkıyla, gömlek değiştirir gibi arkadaş değiştirir ve memnuniyetle her tür maceraya yelken açar. Bu yüzden sık sık fırsatçı ve ahlaksız olmakla suçlanır.
-
Sofrada: Ne yediğini bilir. Eğer canınız yeni bir şeyler denemek istiyorsa ya da egzotik bir lokanta arıyorsanız, ona başvurun: Gastronomlar arasında gösterilemeseler bile, yeni tatlar ve cesur karışımlar onu çok ilgilendirir.
SU TİPİ Tutulamaz, esnek ve değişken bir mizaç. Nehrin yatağına uyum gösteren su gibi, durumların akışına göre tutumunu değiştirir. Etrafındakilerin mizaçlarını bir sünger gibi çektiğinden, biraz fazla etki altına alınabilirler. Ya da aleyhtarlarının söylediği gibi, "bukalemun gibi"dirler.
-
Yatakta: Sevimli, yumuşak ve eşinin arzularını ve beklentilerini tahmin etmekte mükemmelen yeteneklidirler. Mükemmel bir sevgili ya da metres gibi görünmelerinin sebebi budur: Hem kendi keyif almayı hem de karşısındakine keyif vermeyi bilir.
-
Sofrada: Lokantada parolası "ben de seninkinden istiyorum"dur. Uysal ve esnek olduğundan, var olanla memnun olur. Bir yandan da davetlilerle ve yemekleri ustalıkla uydurabilecek mükemmel bir ev sahibidir. Amacı her şartta ahengi yakalamaktır.
TOPRAK TİPİ Uzlaşmaz ama yapıcıdır, titizliği ve istikrarı iki başlıca özelliğidir. Rasyoneldir ve her zaman nesnel olmaya çalışır, kendini duygulara kaptırmak yerine fiiliyata dayanır.
-
Yatakta: Basit maceralar onu pek çekmez, sağlam duygular temelinde çift ilişkileri peşindedir. Ona yaranmak için ne şiir, ne de aşk mektubu gerekir. Çiçek verilmesini sevmez, faydalı nesneleri tercih eder. Hazırlık dönemlerinde çok aktif değildir, buna karşılık uzun ilişkiyi sever.
-
Sofrada: "Sofrada yaşlanılmaz", diye düşünür. Arkadaş topluluğu halinde bir yemek yeniyorsa, sofra başında saatler geçirebilir.
Özet olarak, birinin sofra başındaki davranış özelliklerinin bazıları, yataktaki tutumunu açıklayabilir. Son hız yemek yiyen biri çoğunlukla yavaş yiyen birine göre erken boşalan biridir. Tabağına yolu yordamıyla yaklaşanlar, muhtemelen bir başkasının vücuduna da aynı şekilde yaklaşırlar.
Bu gözlemler bir gün bir televizyon haber sunucusu tarafından ele alındı ve bana şu soru soruldu: "Bir insanın yemek yeme biçimi gözlemlenerek yataktaki tutumu anlaşılabilir mi?"
Bunu cevaplamak için, televizyon izleyicilerine birkaç çift anlamlı soru soruldu:
-
Fiks bir saatte mi yersiniz yoksa sadece acıktığınızda mı?
-
Günde kaç kere?
-
Çabuk ve hatta ayakta yemeyi mi tercih edersiniz?
-
Sofrada mı yoksa yatakta mı yemeyi tercih edersiniz?
-
Sosları sever misiniz?
-
Kendiniz mi yemek yapmayı tercih edersiniz, yoksa inisiyatifi başkalarına mı bırakırsınız?
-
Doğal yemeği mi, hazır yemeği mi tercih edersiniz?
-
Yalnız yemekten mi daha çok keyif alırsınız, yoksa arkadaşlarınızla birlikte mi?
-
Aynı tabağa birden fazla besin koyma alışkanlığınız var mı?
-
Elle yemeyi mi tercih edersiniz, yoksa çatal-bıçakla mı?
-
Daha çok dişlerinizi mi, dilinizi mi kullanırsınız?
-
Gözleriniz kapalı yemek yer miydiniz?
-
Yemekten sonra neşeli misinizdir, yoksa keyifsiz mi?
Bu testin çifte anlamı olmadığını düşünenler ise hâlâ İncil'e başvurabilirler: "Susamış bir yolcu gibi [cinsellik], ağzını açar, karşılaştığı her sudan içer, bütün zinaların önünde gider ve vücudunu erdemsizliğe sunar."²⁵

Çift ve Yemek
En güzel aşk hikâyeleri bazen besinsel bir kaynaşmayla başlar; erotik uyum ve duygusal yakınlık bunun arkasından gelir. Güzel ve nitelikli yemek, baştan çıkma/çıkarma sürecinin sadece bir tek etabı haline geldiğinde, cinsellik de kendini besinsel metaforlarla ifade edebilir: Michel Tournier'nin Le Roi des aulnes (Erkral) romanındaki kadın kahraman Rachel "Bana biftek muamelesi yapıyorsun" diye sızlanır; eşine göre "aşkın besinsel faaliyete benzemesinde alçaltıcı hiçbir şey yok, çünkü zaten birçok dinin ve Hristiyanlığın Ökaristi'yle son derece önem verdiği bir benzeşme bu... Kadın güç, erkek ise eylemdir." Rachel kesinlikle aynı fikirde değildir: "Sen bir sevgili değil, bir canavarsın." Et, erotizmin bilinçdışı özelliğinin ifadesidir, doğal karamsarlığa yön vermeye yarar; bu çifti kendi ortak pisboğazlılık deneyiminde yaklaştıran metafor, daha ötede yataktaki çatışmaları duyurur. Bu "cinsel bulimia" durumuna bazı çift terapilerinde de rastlanır.
Roland erken boşalma sorunu için çalışma odama ilk girdiğinde, dört yıl sürecek bir terapiye başlamakta olduğumuzdan habersizdik. Başta, klasik bir dinamiğe yöneldik: Aşk yapmak istiyordu; çabuk, canı istediği zaman ve canı istediği kadar çok; karısı Maryse ise sinirli, penetrasyona bağlı acılar çekiyormuş gibi davranıyordu. Roland'ın cinsel bulimiası, bütün diğer bu doğadaki vakalar gibi daha derin sorunların üstünü örtüyordu ve bu, çiftin iki üyesi için de geçerliydi.
Maryse ender bulunur güzellikte bir kadındı ama fiziğiyle ilgili sürekli onaylanma ihtiyacı vardı: Beğenilmek ve ayartılmak onun kendine olan güven eksikliğini telafi ediyordu. Onu artık kollarına bile almayan Roland'ın tavrı kadını yoğun bir bitkinlik haline sokuyordu: Artık sevilmediğini düşünüyor, kendini kullanılmış hissediyordu. Roland cinsel ilişki konusunda niceliğin nitelikle eş anlamlı olmadığını kabul etmeyi beceremiyor gibiydi. Oysa sorunu, kontrol edilemez bir tahrikten kaynaklanmıyordu; bir öfke ve kızgınlık karışımı, yanlış bir ifadeyle, tatmine çarçabuk ulaşmasına sebep oluyordu.
Roland işlerinde capcanlı olduğu kadar cinsel hayatında da şehvetli biriydi. Bu finansçı, arkadaşları arasında, genelin üzerindeki sezgileri ve kavgacılığıyla alanında en iyi aracı olarak gösteriliyordu. Zaten Maryse'i de baştan çıkaran bu olmuştu. "Kazananlara" ve çabuk başaranlara sınırsız bir hayranlık duyuyordu. Terapi sırasında, Maryse'in deniz subayı olan babasının düzenli biçimde gazinolara giderek ve kadınlara devamlı kur yaparak aşırı çalkantılı bir yaşam sürdüğünü ve yüklü bir servet döktüğünü keşfettik. Buna karşılık Maryse güvenlik aramıştı. Roland'ın parası ve kişilik gücü bunu ona sunacak gibi görünüyordu. Ama birkaç yıl sonra kâğıttan kale çöktü, üstelik bir tek yatak odasında değil: Roland iş yerinde küçük düşürücü durumlarla karşılaşmaya başladı, borçların altına girdi. Önce tütün kullanımını artırarak, sigara üstüne sigara içerek tepki verdi. Sonra aynı açgözlülükle kendini yemeğe verdi. Ve böyle yaparak Rosenman'ın A kategorisine girmiş oldu; enfarktüs* (kalp krizi) tehlikesi taşıyan vakalar. Yaşam şeklinin bozulma işaretleri göstermesinden bir yıl sonra onu vuran enfarktüs oldu.
Bazı durumlarda mutsuzluk iyidir: İyileşme döneminin zorunlu kıldığı dinlenme, Roland'ın yaşamını ve ritmini yeniden gözden geçirmesini sağladı. Terapi süresince, Hermann Hesse'in romanının kahramanı, mutluluğu kadınların kollarında ve dinlerde arayan, sonunda yeni mesleği olan ırmak salcılığında ve kıyıda meditasyon yapmakta bulan Siddhartha² figürünü inceledik. Roland'ın nekahet döneminin sakinliği Maryse'in de kendi arzularını yeniden keşfetmesini sağladı ve doktorların fikrinin aksine, prezervatifle sevişiyorlar.
Her biri diğerinin farklı olduğunu ve Roland'ın doymak bilmez biçimde, Maryse'in ise çekinerek ve bağımlı bir biçimde ifade ettiği birleşme ihtiyacının aşk değil yıkım olduğunu anlayabildikleri zaman çiftin ahengi yeniden kuruldu.
Bir tutkunun bir parodiye dönüşmesi için çok fazla şey gerekmez. Hot Shots! filminde Jim Abrahams 9½ Weeks (9½ Hafta) filminin bayağı erotizmini alaya alır. Valeria Golino'nun göbeği jambonlu yumurta pişirilebilecek bir ocak haline gelir, bu arada o da şehvetle önce bir salkım üzüm, sonra bir çilek, en sonunda da bir Napoliten pizzayı çıtır çıtır yer...
Birçok çift için yemek, gerçek anlaşma noktalarıdır. Bu tip bir birlikteliğin sloganı "Arzu Adlı Bir Yemek" olabilir. Brillat-Savarin Physiologie du goût (Lezzetin Fizyolojisi) adlı kitabında gastronominin karı koca mutluluğu üzerindeki etkisini hatırlatıyor: "Gurme bir karı kocanın bir araya gelmek için günde en az bir defa keyifli bir fırsatları oluyor; çünkü ayrı yataklarda yatanlar bile (bunlardan epey fazla var), hiç olmazsa aynı masada yiyorlar; sürekli yeniden doğan bir sohbet konuları var; sadece yemekte olduklarından değil, yemiş olduklarından, yiyecek olduklarından, başkalarında gördüklerinden, moda yemeklerden, yeni keşiflerden, vb. de bahsediyorlar."³ Nora Ephron daha hayâsızca, mutfağın çiftin özel yaşamının er ya da geç yerini alacağını düşünüyor: "Yemek yapmak sana seni sevdiğimi söyleyebilmenin bir yoluydu... Sonra sana seni seviyorum diyebilmenin en kolay yolu oldu... Ve sonunda seni seviyorum diyebilmenin tek yolu."⁴
Demek ki yemekle erotizm arasındaki bağ, aşk ilişkisinin farklı etaplarına göre değişiklik gösteriyor. Aşkın öncesinde, aşk sırasında ve sonrasında nasıl yemek yeniyor?
Yemek ve hazırlıklar
Sofranın nasıl kurulduğu, yemeğin içeriği ve atmosferi her şeyden fazla keyfe katkıda bulunmaya ve onu izleyecek erotizmin hayallerini beslemeye yardım eder. The Witches of Eastwick (Eastwick Cadıları) filminde Jack Nicholson kadınları cadıya dönüştürdükten sonra, sofra komşusu Alexandra'dan penisinin boyunu tahmin etmesini ister. Bu onun erotik hayallerine girmesini sağlar. Bundan sonra Alexandra'nın kendini becerilmiş hissetmesi için onu Alexandra'yı düşünerek elmaya bıçak sokması yeterli olacaktır. Bu yiyenle yediği şey arasındaki çağrışım ve simgesel anlamdaşlık en üstün vudu geleneklerine yaraşır düzeyde. Genelde, tabii ki imalar daha hassas kalırlar.
Edebiyatta da aynı şekilde, sofra cinselliğin antresidir. Gabriele D'Annunzio'nun Le Plaisir (Zevk) romanında yemek erotizmden türeyen bir şey olarak algılandıkça, kendisi de aşk eyleminin içinde tüketildiği ortamın titizliğine bağımlı olur. D'Annunzio, dekorunun sembolik yapısına gereken gerçekçi vurguyu eklemek için yemeklerden faydalanıyor.⁵ Böylelikle, Maria Ferres Andrea'yı baştan çıkarmaya niyetlendiğinde, bir fincan çayla namussuz ve ilahi oyununu oynuyor: "Maria çayı fincana boşalttı ve esrarlı bir tebessümle onu diğerine uzattı." Ama Andrea reddettiğinde ve doğrudan Maria'nın ağzından bir yudum istediğinde, içki artık, Maria'nın cümlesinin yoğunluğuna bakılırsa, önemsiz bir aksesuardır: "Beni ruhuma kadar içtin, kendimi bomboş hissediyorum."
Guy de Maupassant'ın Bel-Ami (Güzel Dost) romanında yemek, baştan çıkmaya yardımcıdır. 1885'te yayımlanmış bu roman bize çok modern bir arivizm* (yükselme hırsı) vakasının dokunaklı kroniğini veriyor; dişi başarılarını ve mesleğinin getirdiği fırsatları para babalarına yakınlaşmak ve Üçüncü Cumhuriyet'in güzel dünyasını fethetmek için kullanan taşralı gazeteci Georges Duroy olayı. Georges'un ilk zaferlerinden birinin anlatıldığı öyküde tekniği apaçık ortaya çıkıyor. Clotilde de Marelle'i tavlamak için, dört kişilik bir akşam yemeği sırasında kozlarını oynamadan önce, kadının küçük kızı Laurine'le oynamaya başlıyor. Sahnenin anlatılışında, Maupassant tam anlamıyla baştan çıkarma anını öne almak için her tür edebi yolu kullanıyor:
Dört kişilik kare bir masa, beyaz örtüsünü öyle parlak gösteriyordu ki, vernikli gibi görünüyordu ve bardaklar, gümüşler, mangal iki yüksek şamdanda duran on iki mumun alevinin altında neşeyle parıldıyordu... Ostend'in* sevimli, kaygan istiridyeleri getirilmişti, kabuklarına kapatılmış küçük kulakları andırıyorlardı ve dille damak arasında şeker gibi eriyorlardı. Çorbadan hemen sonra, genç kız teni gibi pembe alabalık sunuldu; ve davetliler sohbet etmeye başladılar.
Daha sonra konunun can alıcı kısmına girilir:
Ve birinci antre gelmedikçe, arada bir yudum şampanya içiyorlardı ve küçük yuvarlak ekmeklerden kopardıkları kabukları kemiriyorlardı. Ve aşkın ağır ve istila eden düşüncesi, boğazlarına yudum yudum dökülen sek şarabın kanlarını ısıtması ve zihinlerini bulandırması gibi, yavaş yavaş ruhlarını sarhoş ediyordu... Kızartma getirilmişti, bıldırcınların yanında keklikler, sonra bezelye taneleri, daha sonra yağlı bir ciğer güveç, yanında dantel yapraklı bir salata, küvet biçiminde büyük bir salata çanağını yeşil bir köpük gibi dolduruyordu... Tatmadan, şüphe etmeden hepsini yemişlerdi, sadece söyledikleriyle meşgul, bir aşk banyosuna dalmışlardı.
Diğer iki davetli, Forestier çifti bir vakit kalktıklarında, Georges, Mme de Marelle'i ertesi gün kendisiyle öğle yemeği yemeye ikna eder. Onu eve bırakır ve kendi evine döner:
Ve kendi kendinin önünde hızlı ve muzaffer adımlarla yürümeye başladı, kalbi mutlulukla doluydu. Başarmak üzereydi, sonunda, evli bir kadın! Yüksek sosyete dünyasından bir kadın! Asıl dünyadan! Parizyen dünyadan! Ne kadar kolay ve beklenmedik olmuştu!
Öykünün devamı da aynı şekilde, kavrayıcı bir modernlik. Georges kaba ve entrikacı üslubunu sürdürür. Cinsel ve parasal oburluğu ve ahlaksız tutumu kuşkusuz bir ölüm korkusunu gizliyordur. Mme de Marelle ise, kocasının ilgisizliğini bir sevgilinin kollarında ikame etmek peşinde olan, ama geçici ve kısmi mutluluklar dışında bir şey bulamayan yoksun eş stereotipidir.
Bir yandan yemek yemek
Bu size garip mi görünüyor? Halbuki çok sık rastlanan bir durumdur. Lune de fiel (Acı Ay) filmini ele alalım. Kadın kahraman göğüslerine krema sürer, sonra da kendini eşine yalatır. Adam tıraş olmaktadır, kadın gelir ve bunu onun yerine yapmayı teklif eder, sonra da kanını emmek için yüzünü keser. İki sevgilinin öyküsü sadomazoşist bir oyunla başlar, sonra oyun silikleşir, yerini hüzünlü, ciddi bir üsluba bırakır, ama o da yok olur, geriye komiklik kalır.
Nora Ephron romanında bir çiftin ilişkisinin aşamalarını tanımlamak için yemeği kullanıyor.⁷ Daha ilk geceden itibaren Rachel, kocası Mark'ı kendine bağlamak için onu spagettiye boğar. Kendisini en yakın arkadaşıyla aldattığını fark ettiği zaman suratına limonlu bir turta fırlatır ve bağırır: "Çayüzümlü bir turta alsaymışım daha iyi edermişim, böylece yeni ceketi tamamen leke içinde kalmış olurdu." Yemek kitapları yazan Rachel'a göre, aşkın üç evresi patates hazırlamanın üç yöntemine denk düşer: İsviçre'nin rösti tarzı gevrek patatesi aşkın ilk evresine mükemmelen uyar. Sonra, eş rejime girme zamanının geldiğini bildirdiğinde, yani patatesleri sofradan uzak tutmak gerektiğinde, bu bildiriyi sonun başlangıcı olarak yorumlamak kaçınılmazdır. Ve aşk kesin olarak bittiğinde, yazarın nasihatlerine kulak verin: "Patates hazırlamamazlık edemem; üzerinde tereyağı eritilmiş sıcacık bir tabak püreyle yatağa girmek kadar güzel bir şey yoktur." Eh! Patateslerin bile avutucu bir işlevi varmış!

Mizah ve balayı
Yemek ve erotizm çoğunlıkla, adı bile damak tadını anımsatan balayı fıkralarında iç içe bulunurlar.
Buyrun birkaç misal:
-
Bu, düğünden sonra Las Vegas'a yollanan bir çiftin hikâyesi. Sıcağı sıcağına, penisiyle ceviz kıran bir palyaçonun gösterisine katılmışlar. Evliliklerinin otuzuncu yılı geldiğinde, yine kumar kentinin yolunu tutmuşlar. Palyaço hâlâ oradaymış, yüzü kırışmış, saçları beyazlamış, hâlâ gösterisini yapıyormuş ama cevizin yerine hindistancevizi koymuş. Ona neden böyle yaptığı sorulduğunda, "Bilirsiniz sebebini, yaşlanınca görmek zorlaşıyor..." yanıtını vermiş.
-
Düğünü takip eden sabah bir koca genç karısına sormuş: "Sevgilim, kahvaltıda ne istersin?" Kadın "Ne istediğimi gayet iyi biliyorsun!" demiş. Ve adam da karşılamış: "Biliyorum, biliyorum da, arada bir bir şeyler yemek gerekiyor!"
-
Genç bir koca düğün yolculuğu sırasında kendine kahvaltı diye büyük bir tabak içinde bir salata yaprağı ikram edildiğini görünce, karısı "Bu sadece senin sofrada da bir tavşan gibi davranıp davranmadığını anlamak içindi" diye açıklamış.
-
Düğün gecesinin ertesi günü, koca uzun ve üzgün bir bakışla karısına dönmüş: "Of, bari yemek yapmayı bilseydin!..."
-
Joseph'in iktidarsızlığına bütün doktorlar tedavisi yok hükmünü vermiş. Son umut: Afrodizyaklar. Arkadaşlarının nasihatleri üzerine, ekmeğinin afrodizyak erdemleriyle meşhur olduğu bir fırına gitmiş. "Beş kilo ekmek verin bana," demiş. Şaşkına dönen fırıncı "Ama... kurur, sertleşir!" diye bağırınca Joseph "O zaman on yapalım şunu!" diye cevap vermiş.
Yemek sık sık bu tür edepsizce şakalara bahane olsa da cinselliğe besinsel bir işlev yüklenmesi daha nadirdir. Yine de Pétrus Borel'in, havucun kızıl saçlı çocuklar doğurtma gücünün olduğu Contes immoraux’sunu (Ahlaksız Öyküler) örnek verelim... Legman gibi ciddi ve okurlarını afrodizyak ürünlerin varlığına inançlarından caydırmaya çalışan bir yazar bile, tatmin edilemez bir kadının düğün yolculuğu sırasında ağzından şu lafları dökmekten vazgeçmiyor: "Ona bir düzine istiridye yedirdim, ama sadece iki tanesi işe yaradı..." Başka durumlarda tartışma daha beter olur: Dekolteli kadın kocasını kışkırtmak üzere öne eğilerek "Yüreğimi ısıtıyorsun" der yemek sofrasında. Ve utanmaz adam "Çıkar memeni çorbadan" diye cevaplar.
Yemek ve cinselliğin bir ceza vermek için kullanıldıkları da olur.¹ Karısının ev işleriyle ve hatta mutfakla ilgilenmeyi reddetmesine üzülen bir koca, karısını, ölüme kadar cinsel ilişkiden tiksinmekle cezalandırmaya karar verir, biraz La Grande Bouffe’taki (Büyük Tıkınma) gibi. Bir cuma akşamı işten dönerken lokantada durur, kendini forma sokmak için iki devasa biftek ve bir litre şarap ısmarlar, ardından çabucak eve gider, karısının üzerine atlar ve pazartesi sabahına kadar ara vermeden onunla yatar. Ve halsiz düşen karısını yatağın üzerinde bırakıp yine işe gider (hayır, herhangi bir yorgunluk hissetmeden). Akşam bitkin ama acısı dinmiş halde eve döndüğünde, evi tertemiz ve derli toplu bulur: Yerler silinmiş, perdeler değiştirilmiş. Mutfakta karısı, sadece yüksek topuklar ve küçük bir önlük giymiş vaziyette iştah açıcı bir yemek hazırlamaktadır. Çok şaşıran kocasına şu yanıtı verir: "Ama sevgilim, her işin bir ücreti vardır!"
Sonra yemek yemek
Prensip olarak güzel bir milföy her zaman bir sigaradan daha iyidir ama genelleştirmemek gerekir, bu yemeğe atfedilen işleve göre değişir: Güçlendirici ya da yatıştırıcı olabilir. Bu ikinci özellik Jorge Amado'nun Dona Flor et ses deux maris (Dona Flor ve İki Kocası) adlı romanında sürekli olarak var. Dona Flor, kaba kocası Vadinho'nun yok olmasıyla yeni yeni rahatına kavuşan, tatmin edilebilir bir duldur. Şık yemeklere, cinselliğe ve keyfine sevdalı olan bu adam karısının bütün parasını harvurup harman savurmuş, kadın da kasabanın eczacısıyla evlenerek hayatını yeniden kurmayı denemektedir.
Oysa Dona Flor içini dolduran özlemden kurtulamamaktadır ve birden, eczacının tatsız tuzsuz konformizmine kıyasla hayat dolu eski kocasının kabalıklarını özlediğini fark eder. Eskisinin yemek yiyişini gözünde canlandırır ve söylenir: "Bir daha onun ağzındaki çiğ soğanın tadını alamayacağım." Hatta kendini, ona favori yemeği olan limonlu pavurya ve patates kızartması hazırlarken görüp, bir tek onun bildiği, kendisine teşekkür etme tarzını hayal eder.
Aşktan sonra yemekten bahsettiğimizde, tatmin edici bir cinsel hayatları olan çiftlerle bundan yoksun olanları ayırmak gerekir. Derin bir cinsel tatminsizlik durumunun sebep olduğu bulimia vakalarına, gittikçe daha da çok rastlanıyor.
Anne-Louise üç yıldır, cinsel tatminsizliğine ve erkeklere karşı gittikçe büyüyen düşmanlığına bağlı olan şiddetli bulimia krizlerinden şikâyet ediyor. Yirmi dört yaşında, güzel ve kaygısız bir genç kız görüntüsü var. Ama altı aydır kâh sınırın bir tarafında kâh öbür tarafında sık sık görüştüğü genç İtalyan Marco'yla bile (kız Mentonlu, erkek Sanremolu), işler düzelmiyor. Hatta daha da kötüleşme eğilimleri bile var:
Anne-Louise Marco'yu bulimia krizlerini başlattığı için suçlamakla kalmıyor, kendisiyle birlikte onu kolayca erotik oyunlara sokması yüzünden de suçluyor. Adam önce striptiz yapmasını istiyor, sonra arzusunu uyandırmak için birlikte pornografik kasetler izlemesini istiyor. Anne-Louise'in bundan çıkardığı: "Erkekler hep aynı."
Ben tam tersine onun kendi sorunlarını başkalarına yansıttığını düşünüyorum, suçladığı erkeklere aslında kendisinde olan bir gözüdoymazlık atfederek. Cinsel tatminsizliğinin bir sonucu olduğunu gösterdiği bulimia krizlerine gelince, ikisi arasında hiçbir alakası olmadığını açıkça görüyorum. Erkeklerden nefret etse de, Anne-Louise lezbiyen eğilimleri olduğunu şiddetle reddediyor, feministlerden nefret ettiğini iddia ediyor ve çocukları olursa hepsinin erkek olacağını umuyor. Red, arzu, ideal: Erkeklerle ilişkisinin ardında hangi sorun yatıyor? Bana babasından bahsetmesini istiyorum: Beş yaşındayken ölmüş, fena halde sarhoşken yutmaya çalıştığı bir lokmayla boğulmuş. Kız da babası gibi teselliyi yemekte arıyor, kendini doldurarak. Baba alkolle, kız yemekle ve... o enerjiyi bulmak için bütün yolları kullanarak aradığı sevgilerle.
Aşçılık, önemli bir koz
Cinsellik güzel bir sofranın faydasını görecek tek şey değildir, gönül ve duygular da şık bir yemeğin karşısında kendinden geçer. Karen Blixen'in öyküsünden uyarlanmış Le Festin de Babette (Babette'in Şöleni) filminde, kadın kahraman (Stéphane Audran), unutulmaz bir akşam yemeği sayesinde, küçük bir kuzeyli cemaatin ahlakıyla bloke olan duygularının katalizörü haline gelir.¹² Siyasi mülteci olan Babette, Martina ve Philippa adlı iki kız kardeşin bakıcılığını yapmaktadır. Birincisi, gençliğinde bir piyade teğmenine tutulmuş, ama adam kariyerini düşünüp Kraliçe Sofia'nın arkadaşlarından biriyle evlenmek için onu terk etmiştir. Philippa ise, aslında müzik öğretmeni Achille Papin tarafından sevilmesine karşın hiçbir zaman kararını verememiş ve ihtiyarlığa bakire olarak ulaşmıştır. Piyangodan hayli yüklü bir para kazanan Babette, büyük bir Paris lokantasında şeflik yaparken gördüklerini hatırlayarak bir şölen düzenlemeye karar verir. Malzemeleri almak için bütün parasını harcar ve yemekleri Paris'ten getirterek, cemaate hükmeden yetingenlik kurallarını çiğner. Bu arada, sofranın kurulmasındaki titizlik, örtünün kolalanması ve kaplumbağa çorbası, havyar, bıldırcın ve birkaç şişe Clos Vougeot'dan oluşan menü davetlileri, olabilecek bütün aşkları gözlerinde canlandırmaya teşvik eder. Ve güzel bir yemek bayramı olarak başlayan gece, arkadaşlığa ve aşka şiirler düzülerek biter.
Nihayet Boccaccio'nun Decameron’unda, sofra sadece açık saçık bir buluşmanın habercisi değildir.¹³ Beşinci günün dokuzuncu öyküsü, sevdiği kadın tarafından aşkına karşılık bulamayıp bütün servetini, çok sevdiği şahininden başka bir şeyi kalmamacasına çarçur eden soylu ve zengin Federigo degli Alberighi'nin hikâyesini anlatıyor. Bu kadar sevdiği kadın sonunda kendisini yemeğe davet etmesine izin verince kuşunu da öldürür, çünkü ona sunacak başka bir şeyi kalmamıştır. Zavallı bilmez ki yakın tarihte dul kalmış olan kadın bu daveti sadece oğlu o şahini istediği için kabul etmiştir. Bu arada, hikâyesinden ve cömertliğinden etkilenen misafiri onunla evlenmeyi kabul edecektir. İşte bu şekilde sofra, başlangıç noktası ve (veya) çok güzel aşk hikâyelerinin sonunda varılan nokta olabilir.

Sevdalı Yamyamlık
Yamyamlık bütün ilkel toplumlarda vardır. Ve çoğu zaman simgesel bir işlev alsa da, özünü hayvansı bir protein yetersizliğini ikame etme arayışında bulması muhtemeldir. Pre-İnkaik kabilelerde, esirler işkence edildikten sonra yeniyordu. Seksen bin esirin, acıkmış bir halk tarafından yenmeden önce tanrılara kurban edildiği dört korkunç gecenin hikâyesini borçlu olduğumuz Hristiyan kâşiflerin 16. yüzyılın başında anlattıkları da budur.
Zamanla, simgesel işlevi besinsel işlevine ağır bastı ve sadece bir tutum olan yamyamlık bir düşünce biçimi haline geldi: "Ne vahşi!" diyoruz doymak bilmez biri için. Daha çekici bir başkası, "İştah açıcı küçük bir piliç..."¹ Katolikler ayin sırasında papazın dağıttığı mayasız ekmeği yerken İsa'nın vücudunun ve kanının esrarına katılıyorlar. İlkel toplumlar daha kaba bir biçimde, birini yiyerek onun kalitelerine sahip olacaklarını düşünüyorlardı. Ünlü kâşif Dr. Livingstone'un başına gelen de buydu: Ölümünden sonra, en sadık iki yardımcısı onun gücünü ve cesaretini alabilmek için organlarını yediler.²
Peki: "Sürekli savaş alanlarında kadavra yığınları üretmek için daha mükemmel araçlar peşinde olup da benzerlerini öldürmek için iyi, yemek için kötü olduğuna inanan bir toplumda bir insan nasıl yaşayabilir?" diye soruyor antropolog Marvin Harris.³ Şurası kesin gibidir ki, toplumsal kurallar kötü bir eylemi ifa etme sürecinde saldırganlığı kontrol altına almaktan ziyade, ifa ettikten sonra tövbe etmeye daha müsaittir. Cenaze törenleri düzenlemenin savaşları durdurmaktan daha kolay olduğuna inanmak için İlyada’yı yeniden okumak yeterli olacaktır.
Etin hazları
Claude Lévi-Strauss'a göre, evlilik kurallarıyla beslenme yasakları arasında belirgin bir bağ vardır; buradan da aşk yapmakla beslenmek arasındaki derin analoji ortaya çıkar.⁴ Ona göre bu, cinsellikten bahsetmek için mutfakla ilgili metaforların bu kadar çok olmasını kanıtlar ve bu deyimlerde, neden neredeyse her zaman erkeğin yiyen, kadının ise yenilen rolünde olduğunu açıklar. Karı kız peşinde biri için kolaylıkla "taze et düşkünü" ve güzel bir kadın için "iyi parça" denir. Birine âşık olmak, aynı zamanda sevilen kişiyi "çıtır çıtır yemek" istemektir, buna bir de mercimek (erkek simgesi) ve onu pişirmek için içine koyduğumuz fırını (kadın simgesi) ekleyebiliriz.⁵ Ya da her "yerim seni" deyişimizde aklımıza gelen yamyamlığın bileşenini. Bu tarz cümlelerle sadece, kendinin sınırlarını belirleyen arkaik ilkelerimizi ve daha da eski bir ihtiyaç olan ötekinin içinde erimek ihtiyacını harekete geçirmiş oluyoruz. Boccaccio'nun Decameron’u baştan sona hafif bir yamyamlık arzusuyla dolu.
Orada, bir yemek sırasında insan kalbi bile sunuluyor: Kıskanç Guglielmo Rossiglione karısına yesin diye, sevdiği adam Guglielmo Guardastagno'nun kalbini verir. Kadın, tabağında yaban domuzu kalbi var diye iştahla yer. Daha da kötüsü, sadist kocasına yemek hakkında gastronomik bir görüş (ki kocası bunu sormuştur) bildirir. La Guerre des Roses (Güllerin Savaşı) filminin yaratıcısının nereden ilham aldığını artık biliyorsunuz.
Nastagio degli Onesti'nin kendisini reddeden Paolo Traversaro'nun kızını cezalandırmak için bir şölen düzenlediği fantastik öykünün de filmi çekilebilirdi: "Muazzam bir akşam yemeği hazırlatır ve sofrayı çam ağaçlarının altına kurdurtur."⁶ Soylu kızın cezası bellidir: Siyah bir şövalye hayaletinin bir kadını kovalayıp kılıç darbesiyle karnını deşmesini zorla izlettirir.
Bir turna öldürüp aşçısından bunu "akşam yemeği için kızartmasını ve çok büyük özenle hazırlamasını" isteyen Venedikli Currado Gianfigliazzi'nin hikâyesi daha ironiktir. Yemek o kadar iyidir ki Brunetta, Chichibio'nun sevgilisi, bir butla yetinmek istemez. Şantaj yapmaya başlar: "Eğer kabul etmezsen, sürekli benden küçük oyuncağını istemen gerekebilir." Neyi kastettiğini tahmin etmek için müneccim olmak gerekmiyor...
Aşk yüzünden insan kendi "kalbini de yiyebilir". Yakında yirmi yaşına girecek olan Hélène'in hâlâ on iki kilo fazlası vardı. Cips ve patlamış mısır paketlerini inanılmaz bir süratle boşaltıyordu. Bütün davranışlarında itkiseldi. Sigara paketlerini bir çocuğun Noel hediyelerini açtığı gibi açıyor, aynı sabırsızlıkla bir sigara çıkarıyor, coşkuyla yakıyor ve ağzına koyduktan sonra onu ısırıyordu. Aşkta, eğer tamamen hayali değilse, ancak kısacık ilişkiler kurabiliyordu. Verimsiz fiziğinin yardımını görmediğini söylemek gerekir. Bize günlüğünü okutmaya karar verdiğinde, küçük kız kardeşinin küçük arkadaşına gizlice âşık olduğunu keşfettik ve defalarca yazdığı gibi, bu onun "kalbini yiyordu".
Hélène'in vakasında kesinlikle bir hayalden başka bir şey söz konusu olmasa da sevdalı yamyamlık bazen daha somut bir biçim alır. Başka bir hastam olan Agnès, yeniyetmelik çağında bir bayram sırasında katıldığı sahneyi anlattı. En yakın arkadaşı baygın bir slow müzik sırasında bir oğlanla dans ederken, çocuk fırsattan faydalanmış, elmas küpesini ısırarak koparıp kaybolmuştu! Daha şaşırtıcı olanı da, Atlantik ötesi âşıkların sevgililerine yenilebilir iç çamaşırları hediye etme hastalığı. Çok pratikler, tek sakıncaları zamanın yıpratıcılığına direnememeleri!
Vücudun bazı bölümleri arasında da belirgin bir analoji vardır. Nasıl ki penisle balta arasındaki ilişkiyi tanımak kolaydır, ağızla vajina arasındaki analoji de barizdir. Brillat-Savarin "Sağlam ve lezzetli vücutlara gelince, tat güzelliğiyle dopdolu olan ve böylece kıvama gelmiş vücuda, mideye kabul edilmesi için gereken pasaportu veren tat alma memelerinin başını döndüren özsuyunu almak için dişlerin onları bölmesi, tükürük ve öteki sıvıların onları ıslatması ve dilin onları damağa bastırması gerekir"⁷ diyor. Ağzın besinsel işlevinin bu detaylı tasviri, bizi özümüzdeki hayvansılığa döndürüyor. Ama, bir sürü deyimin de gösterdiği gibi, ağız aynı zamanda giriş ve çıkış noktası anlamında da kullanılır: "Rhône'un ağızları", "yangın ağzı", "topun ağzı", "kanalizasyon ağzı".
Freud Cinsiyet Üzerine Üç Deneme adlı kitabında, ağızdaki mukozalarla* bütün temas şekillerinin, cinsel bölümler söz konusu olmadığında bile çok büyük bir erojen değeri olduğunu iddia ediyor.⁸ İşte bu teze dayanarak psikanalizin babası pregenitale (erken cinsel örgütlenme) dediğimiz kavramı ortaya çıkarıyor. Demek ki birinin kişiliğini, ağzıyla kurduğu ilişkiye bakarak inceleyebiliriz. Doymak bilmezlik mesela, Freud'un tanımladığı evrimin birinci evresini temsil ediyor, sadik-oral evreyi. Aynı şekilde, başkalarının sırtından geçinen kişilikler yaşam biçimi olarak ısırmak gibi ilkel bir işlev geliştirirler.
Boğazına düşkün olanların da ağızlarıyla aynı derecede aktif ama daha az saldırgan bir ilişkileri vardır. Başkaları bütün yetişkin ilişkilerini, anne memesiyle olduğu kadar pasif olarak kurarlar. Toplumsal ve duygusal hayatlarında etken olmaktan çok edilgendirler, inisiyatifi memnuniyetle yanlarındakine bırakırlar. Erkeği hiçbir aktif katılımda bulunmadan, sadece pasif olarak vajinalarının içine almayı bilen kadınlar bu kategoriye girerler.
Bazılarına göre cinsel faaliyetlerde ağzın kullanılması mastürbasyonun genişletilmiş biçimidir, başkalarına göre de bütün bir cinsel faaliyetin hazırlıklarıdır.⁹ Ama daha önce de gördüğümüz gibi, oral erotizm gastronomi içinde yücelebilir ya da sadece, iki ifade biçiminden birini bilinçli olarak seçme imkânsızlığından dolayı bu yöne çekilebilir. Tat alma duyusunun ana rahmi döneminde, erkenden gelişmeye başladığını her zaman akılda tutmak gerekiyor. Daha sonra ağız, ilk anne-çocuk temaslarının en basit aracı olur: Bazı uzmanlara göre, tam da bu ağızla meme arasındaki geçişme alanında kendiyle kendi olmayan arasındaki çatışmalar oluşur. Noëlle Châtelet'ye göre, iştahsızlık hastalarında ağız ve anüs, geri kalanı bir tüp olarak algılanabilecek vücudun yaşayan tek organlarıdır.¹⁰ Ama içine alanla içe alınan arasındaki karışıklık bazı kişiliklerde vücudun (içine alan) hasta olduğu inancını getirdiği gibi, iştahsızlar, aksine, besinin (içe alınan) kötü olduğunu düşünürler ve sonuç olarak ağız onu reddetmelidir.
Çoğu hiyerarşik yapı gibi, vücudumuz da yaratıcımız tarafından dikey olarak düzenlenmiştir: Diyaframın altında bulunan her şey en kaba ihtiyaçlarımıza ve ilkel güdülerimize ayrılmıştır, akıl ve mantık yukarıda otururlar. Bir tek ağız, alan ötesi organ, istisnadır ve ikili bir rol oynar: Bir yandan gözüdoymazlık gibi arkaik güdülerimizin merkezindedir, öte yandan toplumsal imajımızı yansıtan lisanı mümkün kılar. Bu sebeple bazı çekingen sevgililer en başında birlikte yemek yemeye cesaret edemezler: Yemek yemek, ilkel deliklerimizden birinin bilinçsiz karakterini çırılçıplak ortaya çıkarmak demektir.
Decameron’dan bahsettik ama bütün edebiyatta yamyamlık izlerine rastlanır. La Conscience de Zeno’da (Zeno'nun Bilinci) Italo Svevo "Tuhaf bir rüya gördüm: Carla'yı boynundan öpüyor ve onu yemeye başlıyordum. Boynu neden yapıldıysa artık, çılgın bir zevkle orada açtığım yaralar kanamıyordu. Teni soluktu ve boynundaki hafif kıvrım bozulmamıştı. Kendini kollarıma bırakan Carla'nın ısırıklarımdan acı çeker bir hali yoktu"¹¹ diye yazıyor.
Bu yamyam rüyası daha ileride bir çocuk rüyasında siyah giyinmiş, kocaman mavi gözlü, bembeyaz elli ve bağcıklı ayakkabılar giymiş küçük ayaklı, sarışın bir kadına sahip olduğunu ve kelimenin cinsel anlamını almadan, ama onu tepeden tırnağa yediğini görünce tekrar karşımıza çıkıyor.
Nabokov'un Lolita’sı da olgun yaşındaki sevgilisinde etobur güdüler uyandırır: "Doğaya karşı tek itirazım, Lo'yu eldiven gibi ters çevirip de doymak bilmez ağzımı onun gencecik dölyatağında, sır dolu kalbinde, ciğerlerindeki lacivert salkımlarda, incelikle ikiye ayrılmış böbreklerinde gezdirememek olmuştu..."¹² Ama yemeği kahramanlarının cinsel fantezisinin özüne asıl yerleştiren, ölümünden sonra Under the Jaguar Sun (Jaguar Güneşi Altında) adıyla basılan öyküleriyle Italo Calvino olmuştur.¹³ Yazar kendini tipik yiyen erkek rolüne koyuyor ama kendisini, erkeklerin bu kadar korktuğu, sevgilisi tarafından yenilen kişi rolüne koyma cesareti de var:
"Yemiyor musun?" diye sordu Olivia, sadece kendi yemeğinin tadını çıkarmaya konsantre olmuş gibi görünüyordu ve tam tersine, çok dikkatli olduğu anlaşılıyordu, her zamanki gibi, oysa ben onu seyredalmış duruyordum. O sırada hayalini kurduğum şey, etime geçirdiği dişlerinin hissiydi ve dilinin beni damağının tepesine doğru ayaklandırdığını, tükürükle kapladığını, ardından beni köpek dişlerinin sivri uçlarına doğru ittiğini hissediyordum. Orada, karşısında oturuyordum, ama bana öyle geliyordu ki bir parçam, belki de tamamım onun ağzının içinde, lif lif yırtılıyordu. Ve hâl bütünüyle pasif değildi, çünkü o beni çiğnedikçe, ben de onu etkilediğimi hissediyordum, tükürük bezlerinden bütün vücuduna yayılan duygular iletiyordum, bütün bu titreyişlerini kışkırtan, bana öyle geliyordu, bendim: Bizi içine alan ve alıp götüren karşılıklı, bütün bir ilişkiydi bu.¹⁴
Yemek, gerçek ve hayal için olan bu tercih, kahramanın karısını her zaman memnun etmiyor belli ki:
Oysa sadece yemek yoluyla aramızda kurulmuş olan bu ilişki, bir yemek dışında, başka imajlarda somutlaştığı zaman, Olivia'nın en derin arzularına rüyalarımla cevap veren bu ilişki aslında onun hiç hoşuna gitmiyordu ve meğer sıkıntısını boşaltmak için, bu yemeği beklermiş.
"Ne kadar sıkıcı ve monotonsun", diye başladı ve çok konuşmayan mizacımı ve konuşmayı canlı tutmak görevini tümüyle ona bırakma huyumu eleştirdiği eski şikâyetlerinden birine yeniden sarıldı...
Ama Olivia sevgilisine ne kadar kötü davranırsa, o da hayallerine, kimi zaman gastronomik anlamda, o kadar yapışıyor:
İşte, diye düşünüyordum, can sıkıcıydım ve bütün cesareti ve hayal gücüyle Meksika mutfağı Olivia'nın tatmin olarak benimle beslenmesi için gerekliydi, en canlı tatlar tamamlayıcıydı, hatta vazgeçilmez iletişimin aracıydı: Olivia'nın benim özümle beslenmesi için sesleri yükselten bir hoparlör gibi.
"Benim sana can sıkıcı görünmem tabii ki mümkün" diye itiraz ediyordum, "ama biber gibi daha ölçülü ve zapt edilmiş tat dizileri var ve hissetmek gereken ince aromalar da var!"
"Aşçılık, tatlara başka tatlarla çekicilik kazandırma sanatıdır" dedi Olivia, "ama hammadde lezzetsizse, hiçbir baharat var olmayan bir lezzeti ortaya çıkaramaz!"
Okurun şansına, tartışma bayağı bir karı koca sahnesi olarak yozlaşmıyor ve gitgide daha da edebî bir hal alıyor. Ve akşam vakti çift sofraya oturduğunda kahraman, hayal kırıklığına uğramış karısı tarafından azarlandıktan sonra yeniden hayallerine dalıyor:
"Ama neyin var senin? Bir garipsin bu akşam," dedi gözünden hiçbir şey kaçmayan Olivia. Bize sunulan yemeğin adı gorditas pellizcadas con manteca idi, kelime anlamıyla "tereyağlı tombul tutamlar". Her bir köfte lokmasında, Olivia'nın hoş kokusunu mideye indirmek için şehvetli bir çiğneyişle, yaşamsal özsularını vampirce emerek konsantre oluyordum...
Ve işte Calvino'nun pasif kahramanını canavara, karısını da kurban rolüne döndüren metamorfoz. Bu seferki, hikâyenin sonlarında geçiyor:
Olivia'nın beni beklemiş olduğu, ırmak kıyısında bir lokantanın tepesi samanla kaplı çardağının altında dişlerimiz benzer bir ritimle, yavaş yavaş kıpırdamaya başladı ve bakışlarımız, bir yılanınkinin yoğunluğuyla birbirine kilitlendi. Bizi bütünüyle sindiren ve bütün aşk ilişkilerine damgasını vurup vücutlarımız arasındaki sınırları kaldıran evrensel yamyamlığın durmadan yutma ve sindirme süreci içinde bizi özümseyen yılan tarafından yenenin biz olduğumuz bilinciyle, sessizce birbirlerini yemenin acısına dalmış yılanlar olarak biz...
Meksika kültürünün yin ve de yang'ın birbirlerine zıt düşmediği, ama dinamik bir hareket içinde birbirlerini takip ettiği sonsuz bir hayati atılımın cisimleşmesi olan mitolojik yılanından esinlenilmiş bu arkaik imaj içinde aktif işlevle pasif işlev bir yandan uzlaşıp diğer yandan da karşı karşıya geliyorlar. Bu da güçlü bir imaj, ama Japon sinemasının başyapıtı L'Empire des sens’in (Duyu İmparatorluğu) yıkıcı karakterinden epey uzak, bambaşka bir trajik sahip olma hikâyesi. Italo Calvino'da, erime düşü iki kişiyi de hem galip hem mağlup olarak bırakıyor. Nagisa Oshima'nın filminde, kadın kahramanın kendisini tamamen dolu hissedebilmesi için, erkeği, penisini içinde tutarak alıp götürecek kadar sıkarak hadım etmesi gerekiyor.
Dişli vajina fantezisi kadının hayal dünyasından çok erkeğinkinde yer alıyor. Kadının cinsel organının hadım etme gücüyle ilgili erkekçe kaygılar, açgözlülüğün evrensel simgesinin önemini yansıtyor. Tam da sığındıkları evin badem bisküvisinden yapılma çatısını yedikleri için, Hansel ve Gretel cadının en şiddetli misillemesiyle karşılaşıyorlar; önce onları hapsediyor, sonra da yemek için şişmanlatıyor. Bruno Bettelheim'ın da işaret ettiği gibi, öykünün duygusal dokusu, çocuğun, insani ilişkilerinde bildiği tek ilişkisel modele, ilkel orallığına dayanıyor, yani besinsel modele.¹⁵
Çocuklukta ağızdan geçen tek şey gıda değil: En temel duygular, dinginliğin keyfi ya da hayal kırıklığının kızgınlığı. Ve Hansel'le Gretel'in öyküsü evrensellik özelliğini arkaik hayalleri ifade edebilme gücüne, aynı zamanda bir büyük olmak zorunda kalmadan, yıkıcı oral ilişkilerle, büyümek için bir model sunmasına borçlu. Aslında iki kahramanın, kendilerini fırına atmak isteyen cadıyı, parmakları yerine tavuk kemikleri elleterek kandırabilmeleri duyarlılıklarından çok kurnazlıkları sayesinde. Bu zafer sayesinde, beynin mideye, aklın oburluğa karşı zaferi sayesinde Hansel ve Gretel'i okuyan çocuklar kendilerini iki kahramanla özdeşleştirebiliyorlar.
Başka öykülerde de kurnazlık ve açgözlülük at başı gidiyor. Kırmızı Başlıklı Kız’ın öyküsü erotizmle beslenme arasındaki sınırda kuruluyor. Öykü gastronomi alameti altında başlayıp bitiyor: İlk sahnede, Kırmızı Başlıklı Kız büyükannesine peksimet ve bir çanak tereyağı getiriyor, son sahnede ikisi de kurt onları yemesin diye çabalıyorlar. "Seni daha iyi yiyebilmek içiiin", diyor hayvan zevkinin doruğunda. Ve çocukların çoğu öykünün mutlu sonunu bilse de, Kırmızı Başlıklı Kız'ın hikâyesi onları korkutuyor ve en azından iki sebeple heyecanlandırıyor: Bir taraftan canlı canlı yenmek halihazırda bulunan bir düş olduğu için -klostrofobi vakalarının kökeninde ya da daha nadir de olsa, diri diri gömülme korkusunda buna rastlanır; toprak tarafından yutulmak aslında vasiyetnamelerinde gömülmeden önce her türlü muayeneden geçme arzularını açıklayanların, az ya da çok aşikâr, korkusudur:
Korku filmlerine konu olan şey- diğer taraftan da Kırmızı Başlıklı Kız cinsel itkiler uyandırdığı için. Bettelheim'a göre başlığın rengi, yetişkin dişiliğe geçişin işareti olan ilk âdetleri simgeliyor. İlk cinsel tecrübesini yaşayan genç kız için "kurtu gördü*" denmez mi?
Bu alegori, öykünün ahlaki sonunun ardında gizli: Kırmızı Başlıklı Kız'ın başından bütün bunlar geçtiyse, bu, doğrudan büyükannesine gitmek yerine ormanda boş boş dolaştığı içindir ve birçok kötü çocuk gibi tehlikeli ve çekici olan kötü kurdun cinsel tacizine maruz kalır.¹⁶
Sonuçta, zavallı küçük saf, ilk cinsel merakının bedelini ağır öder: Doğruca acımasız sevgilinin ağzına gider: Büyük kötü kurt.

Duygusal Vampirlik
Kendinden başkasını düşünmeyen ve insanları kullandıktan sonra bir kenara fırlatan benmerkezcileri herkes bilir. Bunlar fikirleri de çalarlar: Düzgün bir cümleyi ya da unvanı, hatta bilimsel bir araştırmanın sonuçlarını... Bu tipler arkadaşlarının karılarını da (ya da kocalarını) aynı kurnazlıkla baştan çıkarırlar.
Club Méditerranée'nin idarecileri de aynı şeyi yapıyorlar; "kibar organizatörler"ine bir hayal dünyası sunuyorlar ve gençliklerinin kanını ucuz fiyata emdikten sonra, saçları dökülmeye başladığında gerçek hayata aniden geri göndererek bir kenara fırlatmış oluyorlar. Bunlar biraz ünlülerin sırtından kâr etmek için cinselliği kullanan paparazziler ya da karısının arkadaşlarının cazibelerini tüketerek karısından geçinen çapkın hastam Gino gibi vampirlerdir.
Gino, kendisine miras kalan gayrimenkullerin geliriyle yaşamayı seçmiş bir "zengin çocuğu". Günlerini kulübünde geçiriyor ve orada, bir tenis maçıyla bir kürek yarışı arasında, muhakkak erotik birkaç macera yaşayacak imkânı buluyor. Doğru anlayalım: Bağlanmasız ve anlık basit bir ilişki. "Ciddi şeyleri" her zaman evde bıraksa bile, karısına saklıyor; karısı da evde hastalık hastalığını geliştiriyor. Tenis partilerinden bacak havaya partilerine, Gino altmışına gelmemiş olsa tablo mükemmel olacak.
Gençliğinde, annesini başka adamlarla flört ederken görünce şok geçirmiş ve bugün hâlâ sarsıntıyı atabilmiş değil. Bütün sıkıntı bundan kaynaklanıyor. Oysa, narsisist kişilik teşhisine rağmen, Gino karısından daha mutlu ve hatta belki de kızından daha iyi yaşlanıyor. Kızı da, babası kadar değilse bile, ciddi ilişkiler kurmayı beceremiyor. Sadece yarını olmayan ilişkileri olmuş ve kendini yakın hissettiği kişiler sadece dostları olan bir aile ve hediyelere boğduğu terapisti. Cömertliği, hiç vermeden sürekli sevgi isteyenlere özgü açgözlülüğünü saklıyor.
Vampirlerle kurbanlarının ilişkileri arasında her zaman bir karşılıklılık vardır; zaten duruma katlanmayı da bu sağlar. Güzel ve çekici çalışanlar arayan bir patron gayet kolay yükselmek için her şeyi yapabilecek kadınlar bulabilir. Durum ancak adaletsizlik varsa sorun haline gelir.
Kırk yıllık bir müzisyen olan Claude'un karısı, beş yıldır ilişkide bir köhneleşmeden yakınıyordu. Adam kendisinden biraz kopmuştu, ama acıdığı için ve oğlunun aşkına gitmemişti. Bunalmış ve yoksun kalmış halde, arkadaşlarından birinin kız arkadaşı Muriel'le, yirmi beş yaşında genç bir kadınla tanışmıştı ve kadın kendini çarçabuk adamın kaygılarının merkezinde bulmuştu. Kadına ateşli bir biçimde kur yapmıştı: Akşam yemekleri, tiyatro, hafta sonları ve sonunda iş yatakta bitmişti. Claude âşık olmuştu. Ama Muriel eski sevgilisiyle de bir süre görüşmeye devam etmişti. Kendisinden emin olduğunu hissettiğinde, yeni boşanmış olan Claude'un evine taşındı.
Happy end? Kesinlikle değil. Bu tam tersine, saçma bir hikâyenin yeni bir bölümünün başlangıcı oldu. Muriel ondan sonra açgözlülüğünün üzerindeki örtüyü kaldırdı; durmadan onunla aşk yapmak istiyordu, orgazma ulaşmak için kendini çok kasıyordu, erotik seanslar yapmaya zorluyordu ve bu da onu çok yoruyordu, tatmin de etmiyordu. Kendi sorumluluk payını görmekten yoksun Muriel, Claude'u pörsümüş olmakla, ihtiyar ve sıkıcı olmakla suçluyordu.
Claude benim büroma, bütün iyi niyetine rağmen Muriel'i hiçbir zaman tatmin edemeyeceğini anladığı noktada geldi. Bir çift terapisi tercih edermiş ama Muriel buna katılmayı kabul etmemiş. Yalnız kendine olan bir ilgiyi isteyerek, sürekli onu azarlıyor, yavaş yavaş bütün enerjisini emiyormuş. Zamanla, terapinin dolambaçlı yollarıyla Claude, bu çok sahiplenen anne figüründen korktuğunu anladı. Altı ayın sonunda Muriel'i terk etmeye hazırdı.
Ama o sırada, asıl Muriel'in buna hazır olmadığını gördü. Tabakları kırıyor, intihar etmekle tehdit ediyor, Claude'suz yaşayamayacağını söylüyordu. Bir kere daha suçu Claude'un üzerine yıktı. Bu şiddet karşısında içi acımış olmakla beraber, duygusal bir şantaja maruz kaldığına karar verdi ve terk etme kararında haklı olduğunu bir kez daha gördü.
Sevdalı yamyamlık çoğu zaman, sonsuz bir karşılaşma, çatışma ve ayrılık dönüşümü içinde erotizme hizmet eder. Muriel henüz karşısındakinin de isteklerini gözetecek türden bir duygusal ilişkiye hazır değil. Başka bir ifadeyle ve sonuç olarak, sevdalı yamyamlığın bir düş olarak kalmasında hayır var.
Erotizm ve Gastronomi
Midenin kuralı
"Midenin kuralı": Gastronomi kelimesinin etimolojik anlamı bu. Yunanca gaster’den (mide) ve nomos’tan (kural) geliyor. Bu terim ilk olarak 1623'te bir Fransız yapıtında kullanıldı. Bundan iki yüzyıl sonra bu bilimin en eğlenceli tanımlamasını da yine bir Fransız yaptı. Usta gastronom Anthelme Brillat-Savarin'in kitabının orasına burasına bakarak, birkaç tanesini buraya aldık:¹
"Gastéréa onuncu sanattır; lezzet zevkimizi düzenler."
"Gastronomi, insan beslendiği sürece, insanla ilgisi olan her şeyin bilinçli bilgisidir."
"Herkes boğazına düşkün olamaz; bazı talihsizler vardır, tabiat onları lezzetlerin keyfini çıkaracak yetenekten mahrum bırakmıştır... Dikkatsizler, gevezeler, çıkarcılar, hırslılar ve aynı anda iki şeyi birden yapmak isteyen herkes ve sırf içini doldurmak için yiyenler... Bir de ayrıcalıklı bir sınıf [vardır] ki, kader onları lezzetin zevkine davet eder... Davetlilerin en sevimlisidirler, ikram edilen her şeyi kabul ederler, yavaş yerler ve düşünerek tadını çıkarırlar."
"Hayvanlar beslenir, insan yer, sadece zeki insan yemeyi bilir."
"Sofranın keyfi, yemeğe eşlik eden çeşitli olgu, mekân, şey ve kişilerin doğru zamanda bir araya gelmesiyle doğan, iyice düşünülmüş heyecandır... Yemek yemenin keyfi açlığı değilse bile, en azından iştahı gerektirir... Sofra keyfi insanoğluna özeldir; yemeğin hazırlıklarını, mekânı ve davetlileri bir araya getirmeyi evvela dikkatle kafasında tasarlar... İyi hazırlanmış bir yemeğin ardından, vücut ve ruh özel bir huzura erer."
Brillat-Savarin'in bu bilgelik kırıntılarının bize geçen yüzyıldan ulaştığını unutmayalım. Demek ki Noëlle Châtelet gibi çağdaş bir yazarın bu ilkelere ve daha genel olarak diyet ve gastronomiyi iki zıt alana yerleştirme eğilimine karşı çıkması gayet normal. Ama ender olan, tıbbın ve hazzın gerekliliklerini uzlaştırabilenler. Beslenme uzmanları bir noktada yanılıyorlar: Muhteviyatla mutfağın kendisini sürekli birbirine karıştırıyorlar. Sırf protein ve vitaminden bahsettikleri zaman, bir senfoniyi takdir etmek için sadece desibelden ya da notalardan bahseden biri gibi davranıyorlar. Gıdaları nötrleştirme eğilimiyle diyet, vücudun itkilerine bir tür toplumsal kontrol uyguluyor.
Jean-Jacques Rousseau doğanın pozitif niteliğine değer verir; çünkü ona göre erdem sadelikte, el işinde ve fakirliktedir. Dolayısıyla Brillat-Savarin'in fikirlerinin tam karşısında duruyor. Doğal olarak iyi olan insan yapay olan her şeyden kaçınmalı: Yemek hayatta kalmak için bir zorunluluktur, bir keyif değildir.² Oburluk günahını işleyenlere dikkat; genellikle yerleşik yaşayanlar karmaşık, yapay ve sağlıksız beslenirler, oysa gezginler basit, sağlıklı ve doğal beslenirler. Rousseau'nun Émile'i süt ürünleriyle yaşar ve kaynak suları içer. Süt ürünlerinden, yumurtadan, ottan, peynirden, siyah ekmekten ve şaraptan yapılmış yemekten daha üstün bir yemek tanımadığını bildirir. Rousseau İtiraflar’da; armudun, peynirin ve birkaç kadeh şarabın kendisini dünyanın en mutlu insanı yapmaya yeteceğini iddia eder.
Psikanalistlere göre Rousseau'nun etten iğrenmesi, saldırganlığını bilinçaltına atma sorunuyla açıklanabilirdi. Rousseau etten çürüyebilen bir şey olduğu için nefret ettiğini söylüyordu; onun gözünde tek mucizevi gıda süttü, gerisi sadece kokuşmuşluktu. Filozof bu sonuca, çocuk davranışlarının gözlemine dayanarak varıyor. Ayrıca, çocukları etoburlaştırarak sağlıklarının ve karakterlerinin doğasını bozmamaları için eğitmenleri uyarıyordu. Rousseau çocuklarda otoburluğa doğal bir eğilim görüyordu. Ona göre, acımasızlık sadece et yemenin bir sonucu ve kan içtikleri için haydutlar kendilerini suça veriyorlar. Bu iddia bizi usulca kıyaslamaya yönlendiriyor: Etoburlar savaşçıdır, otoburlar barışçı. Tarih bize ne yazık ki bu denklemin yanlış olduğunu gösterdi: Adolf Hitler vejetaryendi.³
Gastronominin Rousseau için, belli bir Protestan felsefenin emrettiği ılımlılık ve yetingenlik kurallarının aşılması olup olmadığını kim bilebilir? Cimrilik ve ılımlılığın karşısına koymak gereken bir çeşit hovardalık gibi. Filozof sonunda, bazı belitsel ekoloji bilimcileri gibi yeni bir dogmatik ideoloji yarattı.

Lezzet
Yetişkinlerin ağızları tamamen tat alıcı kabarcıklarla örtülüdür: Tat kategorilerine göre dilin üzerinde, damağın üzerinde, bademciklere kadar on bin tane olduğu söyleniyor. Şekerlileri dilimizin ucunda hissediyoruz, acıyı arkasında, ekşiliği ise kenarlarda. Tuz, ağzın ön kısmında yoğun olmakla birlikte bütün yüzeye yayılıyor. Her kabarcık kategorisinin, bu kabarcıkların ağız içindeki her mevkiinin özel bir görevi var: Acıyı ağzın arka kısmında duymamızın sebebi, ihtiyaç halinde kusturmayı sağlayan kalbin üst kısmını harekete geçirmektir. Ve dondurmayı yalamamızın sebebi şekeri hisseden kabarcıkların dilimizin ucunda olmasıdır. Her kabarcık elli kadar tat alıcı hücreden oluşur ve bunların görevi hem tatla ilgili bilgileri hem de sızıyı beyne ulaştırmaktır; çok baharatlı yemek yiyen kişilerin tepkilerini inceleyerek keşfedilen şey budur.
Tat alıcı kabarcıklar hayvanlarla ortak olarak sahip olduğumuz bir şeydir. Boğazlarına düşkün olanlar sadece insanlar değildir; kediler, atlar ve inekler (şekeri bizden çok daha fazla severler) de öyledir. Bununla birlikte aynı biçimde obur değildirler. Çocuklar şekerlileri yetişkinlerden daha çok severler, çünkü onların ağzında bir bölüm kabarcık açık olarak üstündür. 19. yüzyılın iki Alman bilim adamının araştırmaları, kabarcıkların hem kısa hem uzun sürede yoğunluklarını kaybettiklerini ortaya çıkardılar: Pul pul dökülürler ve bir hafta içinde organizmamız tarafından yeniden oluşturulurlar, ama yaşla birlikte yavaş yavaş etkinliklerini kaybederler. Bu da "Yaşlandıkça erotizmin yerine gastronomiye eğilimli olunur" ya da "Otuz beş yaşından önce iyi bir Bordeaux şarabının tadına tam olarak varılamaz" gibi beylik sözlere ters düşüyor. Kabarcıkların ağzımızda, vücudun giriş bölümünde ve duygusal ve besinsel ihtiyaçlarımızın doğduğu yerde bulunduklarını da belirtelim.
Lezzetin ses ve özellikle koku gibi diğer duyularla da ilişki içinde olduğunu bilmek gerekir. Aslında tat ve koku soluk borusunu aralarında paylaşırlar. Diane Ackerman onları, komşularının ne yediğini sürekli bilen ortak kiracılara benzetiyor. Çünkü ağzımızın içindeki şeyin kokusunu da eşit derecede duyuyoruz. Kokular tatlardan daha çabuk duyulara ulaşırlar. Nezle olup da burun tıkandığında tat da alamayız. Ses ve görüntü de tatla işbirliği içindedir. Japonlar bunu öteden beri bilirler ve gastronomi sanatlarının büyük bir bölümü yemeklerin sunuluşundadır (erotizm anlayışları da aynı şekilde, büyük ölçüde estetik üzerine kurulmuştur). Bazı Avrupalı beslenme sosyologları, büyük beslenme grupları için çalışanlar yeni yeni bu fikre eğiliyorlar. Yeni bir gıda ürünü, texture (doku) denen bir teste tâbi tutulmadan pazara sürülmüyor: Gıdanın kıvamı ve çıkardığı ses test ediliyor. Bazı cips ve bisküvilerin çıtır çıtırlığı bugün en az tatları kadar çekici bir faktör olarak algılanıyor. Bütün bunlar yeni değil. Patatesler kıtır kıtır, kızartma çıtır çıtır demez miyiz?
Bebekler daha doğmadan şekerliyle acı arasındaki farkı ayırt edebilirler. Amniyotik sıvıya tadı kötü bir madde soktuğumuz zaman, bebeğin ana karnında yüzünü buruşturduğunu ekografi sayesinde gözlemleyebiliriz. Bu konunun uzmanı Gérard Apfeldorfer, daha doğumdan itibaren olfakto-gustatif* alandaki farklılıklara karşı bir duyarlılık gözlemlenebildiğini iddia ediyor. Başka bir deyişle, gastronom doğulur ama o hale zor gelinir. Ve bu konuda eğitimin gerekli olduğuna inanılıyorsa da, aslında sanıldığından daha az gerekiyor. Bazı çocuklar en küçük yaşlarından itibaren neyi sevdiklerini ve neyi sevmediklerini bilirler; bazıları için ise tek kriter açlık ve tokluktur. Büyüyünce de aynı tutumu sürdürürler. Son olarak şunu da belirtelim, tadın da bir ölçütü vardır; Le Magnen ölçütü 1'den 500'e kadar besinlerin arılığını algılama kapasitesini ölçüyor.
Sofra ayini
Beslenmenin alegorik anlamı, medeniyetimizin tarihindeki iki paralel eğilimin işareti olmalı. Birincisi, maneviyat adına besinlerin maddi niteliklerini yok etmeye çalışır, adaletin "açlığı" ve "susuzluğu"ndan bahseden Aziz Matta'nın bazı ifadelerinde açığa çıkar. İkincisi ise tam tersine, yemeği bir zenginlik işareti olarak algılar: Aulus Gellius tarafından yeniden ele alınan Latin yazar Varro, Sisam'ın tavus kuşu, Frigya'nın yaban tavuğu, Ambracia'nın oğlağı, Taranto'nun istiridyesi, Rodos'un mersin balığı, Taşoz'un cevizi, Mısır'ın hurması, Kadıköy'ün orkinosu, Tartessos'un müreni ve İspanya'nın meşe palamudu gibi örnekler veriyor.
Demek ki yemeğin bir sosyal statü göstergesi olması yeni bir icat değil. Roma İmparatorluğu tarihçisi Aelius Lampridius, İmparator Elagabalus'un yemek şölenlerindeki mizansenin titizliğini anlatıyor:
Yaz ziyafetlerinde rengârenk sofra takımlarını sergilerdi: Bir gün saydam kristalden yeşil, ertesi gün açık mavi, her gün değiştirirdi. Antreler için gümüşten tencereler ve salata çanakları kullanırdı... Nane ya da başka esanslarla koku verilmiş şarapların kullanılmasını o başlattı... Hayatını hep yeni hazların arayışına adamıştı... Kristalleri güllerle kaplatırdı... Apicius'u taklit etmek için, çünkü onun yemeklerinin saradan koruduğunu duymuştu, deve ayağı, canlı tavukların kafasından kopartılan ibikler, tavus kuşu ve bülbül dilleri yiyordu.
Romanlarından birinde Flaubert, başka bir mükemmel ziyafetten bahsediyor: "Devasa et, meyve, sebze, antilop, leylek sepetlerinden, mavi renkli büyük balıklardan, üzümlerden, karpuzlardan, narlardan..." bahseden Hirodes Antipas'ın ziyafeti. Ama bu yemeğin en nadide parçası yine de bir tabak üzerinde Salome'ye sunulan Vaftizci Yahya'nın başıydı...
Tarihte yerini almayı hak eden sayısız ünlü sofra arasında, Domenico Grimani'yi de sayalım; kendisi Aquileia Patriği olup, Papa II. Julius'un ve Lorenzo de' Medici'nin arkadaşı olan bir dükün oğludur. Ziyafetlerinde dokuz yemek sunmak gibi bir âdeti vardı ve son darbesini de, kesince içinden kuşlar kanatlanan bir pasta oluşturuyordu. O dönemde boğaz düşkünlüğü çok önemli bir günah değildi, hazların efendisi namını geri almıştı. Tarihte, güzel yemek uğrunda ölmüş şehitler bile vardır: XIV. Louis'nin kuzeni olan Condé Prensi'nin sofracıbaşı Vatel, 1671'de bir kılıç darbesiyle kendini ölüme mahkûm ederek tarihe geçmiştir. Bir ziyafete, Boulogne'un taze deniz ürünlerini zamanında yetiştiremediği için bunalıma girmişti.¹⁰
Zaman içerisinde şato ziyafetlerinin yerini manastırlardaki yemek ayinleri aldı. Antik Çağ'ın şölenleri, incelikli bir gastronomiden ziyade, yemeklerin yığıldığı barbar törenlerini andırıyordu.¹¹ Gastronomi, insanın, birincil ihtiyaçlarını tatmin ettikten sonra, kendisine bilgileri ve besinleri değiş tokuş etme imkânı veren toplumsal bir sistem içinde tatları bilimsel olarak düzenlemeye başlamasıyla doğmuştur. Entelektüel ve yaratıcı bir işbirliğiyle, tarihçiler gastronomiyi —kadın düşmanlıklarını gizleyemeden— eril bir bilim olarak algılıyorlar ve karşısına da oral geleneğe bağladıkları, daha tipik olarak dişi kabul edilen kırsal mutfak geleneğini koyuyorlar.
Gastro-erotik işbirliği
İlk bakışta erotizmle beslenme arasındaki bağ bariz gibi görünse de (konu hakkında yapılan bir araştırmada soru sorulan kişilerin yüzde 80'inin kanıtladığı gibi), sofrada çok ince olanlar yatakta pek de öyle olmayabiliyorlar, ya da tersi. Şık bir İtalyan dergisi olan Gran Gourmet’nin genel yönetmeni Enrico Guagnini'ye göre, kadın düşmanı bir gastronom kesim var; onlara göre sofrada bir kadının bulunması kabul edilemez bir şey. Bu dar kafalı çevrelerde, açıkça "Kadınların parfümü yemeklerin kokusuyla karışıyor ve boyalı tırnakları sofradaki ahengi bozuyor" deniyor.¹² Şunu da ekliyorlar: Ancak toplu halde yemek yeme zevkinin yerini tek başına yenen bir yemeğin zevki aldığında gastronom olunabilir...
Doğrusu, aşçılık akademileri tarafından düzenlenen akşam yemeklerine ben pek katılmadım, ama hiçbir zaman da bu "iyi yemek" tarzını eleştirmedim. Sofrada, müzikte olduğu gibi, bir lezzet konçertosu birçok devinimden oluşur: Önceleme, deneyim, sohbet ve paylaşılan anılar. İşte gastronomi bu: Müzik ve ayin! Bu, "erotik gastronomi"den farklı bir şey, incelikle yapılsa bile.
Bir kez daha edebiyat bize, beslenmeyle erotizm arasındaki bağa eğilmek için yardımcı olacak. Manuel Vázquez Montalbán'ın Ahlaksız Tarifler (Recetas inmorales) kitabında bize verdiği cevaptan daha açık bir şey olamaz: Yemek yemenin hazzıyla sevişmenin hazzı arasında kaçınılmaz bir bağ vardır.¹³ Mutfağın kimyasıyla davetlilerin kimyası örtüştüğünde, toplu halde yemek, kendi başına, güçlü bir afrodizyak haline geliyor. Ve bir sofrayı paylaşma davetiyle bir yatağı paylaşma daveti birbirleriyle bağdaştırılabilir.
Yazar daha da ileri gidiyor ve birkaç bağdaştırma yapmaktan kaçınmıyor. Mesela, sarışın bir partnere elmayla pişirilmiş domuz dilimi vermenin hiç uygun olmayacağını ve ıspanakla güveçte pişirilmiş tavuk ciğeri vermenin daha da beter olacağını söylüyor. İşte Montalbán'ın gastro-erotik kataloğundan alınmış, ciddi ya da değil, birkaç tarif:
Kızarmış kabak
Kadın kızıl saçlı olduğunda, bir panama* vazgeçilmezdir: Kızarmış kabaklar geniş kenarlarına, kulaklarına ve göğüslerine asılmalı ve davetli onları tatmadan önce, dudaklarıyla toplamalı ve mümkün olduğu kadar kızarmış kabakların çıtırtısını engellemelidir.
Bavyeralı "Perfect love"
Dondurulmuş yumurta temeli üzerine kurulu bu şekerli değişkenin kötülüğü, karanfil tanesinden geliyor. Değersiz bir tane olması sebebiyle bu efsanevi baharata her türlü özellik atfedilmiştir. Eva Braun Hitler'e bu Bavyeralıdan yapardı ve bombardıman sesini kaçırmamak için sessizce yerlerdi... Bavyeralı kalabalık aileler için evcil bir tatlıdır ve yemek sonu erotizmine çok elverişlidir; bacağı örtünün altına çekerek başlanabilir ve biraz şişmanca olan çiftlerin fazla mesai yaptığı öğle uykularıyla devam edilebilir. Sevişen bir şişman çift gören herkes, hiçbir ahengi olmayan bir dünya görüşü çıkaracaktır; sanki dünya onların iyi yaptıklarına hak veriyormuş gibi. Bavyeralının teri tatlıdır ve tenin kıvrımlarındaki çukurlara yağlı bir gölge çizer; dudaklardan sonsuzluk vaatleri yükselirken, genişlemiş gözbebekleri alacakaranlıkta görebildikleri her şeye sarılırlar.
Girit ahtapotu
Mikonos'ta ahtapotun cinselliği uyaran özellikleri olduğuna inanılır; belki güneşe ve çevredeki diğer bileşenlere bağlamak daha uygun olur, yine de Girit ahtapotunun tarifinde, damağın bayıldığı bir günahkârlık sunan kırmızı şarap ve yabani rezene vardır. Kabul edelim ki damak da tat kodlarını ayırt edebilecek güçtedir ve rezeneyle şarabın "Heyecanlandır beni ve bırak yapayım" demek istediklerini bilir.
Calvino'ya ve ölümünden sonra yayımlanan öykülerine, Sous le soleil jaguar’a (Jaguar Güneşi Altında) geri dönelim.¹⁴ Çünkü Meksika'ya giden bu İtalyan'ın ve kız arkadaşı Olivia'nın öyküsü kusursuz bir "polysensualité" örneğidir; yani duyguların birbiri ardına uyandığı ve çevreye yayıldığı bir erotizmdir.
Havada bir meydan okuma vardı, iki bin metre yükseklikteki kuru ve seyrelmiş havada: Eski meydan okuma, Amerika ve İspanya medeniyetleri arasında, olağanüstü kışkırtmalarla ve mimariyle duyguları okşama sanatında, bu meydan okuma mutfağa yayılıyordu...
Yeni yerli-hispanik medeniyetin mutfağı bile, yüksek yaylanın eski tanrılarının saldırgan merhametsizliği ile barok dininin dolambaçlı bolluğu arasında bir savaş alanıydı... Olivia'nın dudakları çiğnemenin tam ortasında durmak üzere tereddüt ediyordu, ama devinimin sürekliliği tam olarak kesilmiyor, sanki içerideki bir yankının uzaklaşmasını istemezce yavaşlıyordu; bu arada bakışları belirgin bir hedefi olmayan bir dikkatle, neredeyse tetikte gibi donakalıyordu. Meksika'daki yolculuğumuza başlayalı beri yemekler sırasında yüzünde gözlemlediğim bir yoğunlaşmaydı bu; dudaklardan, kâh büzüşen, kâh genişleyen burun deliklerine yayılmasını izlediğim bir gerilmeydi...
Aslında, tersine, bütün benliğiyle ifade ettiği arzu, neler hissettiğini bana iletmekti: Tatlar yoluyla bana iletmek, ya da ikimizin dilleri yoluyla tatlara iletmek...
Şehvet ve sofra düşkünlüğü Calvino'nun en olgun olduğu bu metinde tam olarak birbirine karışıyor. Ama başka romanlarda, mesela Bel-Ami’de olduğundan farklı olarak mutfak yatak odasının girişi değil: Calvino'nun da belirttiği gibi, erotik hareket mutfakta kalıyor:
İlk başta, damağın yükselen heyecanının bütün hislerimize intikal etmesini bekliyordum, yanılmışım: Bu mutfak gerçekten afrodizyaktı, ama kendi içinde, kendi için... Yani sadece kendi doğurduğu hisler alanında tatmini arayan arzular uyandırıyordu...

Uzmanların fikirleri
Birçok insan için, mutfakta ve yatak odasında yapılanlar neredeyse reveransla işlenecek ve uygulanacak sanatlardır. Herhangi bir kafede geçiştirilen basit öğle yemeklerinden ya da bir boşalma olarak algılanan basit ve güdüsel, duygusuz bir cinsel eylemden bahsetmiyoruz.
Beslenmeyle cinsellik arasındaki bu bağ üzerine iyi yemek meraklılarını sorguya çektik. François Mitterrand'ın sık sık gittiği lokantanın şefi Jacques Le Divellec'e göre "Mutfak ve yatak odası birbirlerine çok yakınlar; çünkü gastronomi ve cinselliğin ikisi de birer yaşama sevinci. Bunun dışında ikisi de nasıl olursa olsun diyerek yapılamazlar..." İtalyan Aşçılık Akademisi'nin başkanı Franco Marenghi ise "Yemek ve cinsellik birbirini tamamlar. Yemek çoğunlukla cinselliğin pezevenkidir, tersi de geçerli" diyor. Aynı akademinin başka bir üyesi de "Cinsellikle beslenmenin ikisi de oburluğu, tutkuyu ve arzuyu içerir" diye ekliyor. Uluslararası Gastronomi Akademisi'nin genel sekreteri Giuseppe Tomé'nin açıklaması ise "İki iştah; cinsel iştah ve besinsel iştah, iki güdünün fiziksel temsilinden başka bir şey değildir, onların yüceltilmesidir" şeklinde. Uluslararası Gastronomi Akademisi'nin başkanı Kont Nuvoletti "Erkek kendine erotizm konusunda bazı aşırılık hakları verebilir, bu asla aşka zarar vermez; buna karşılık, beslenme konusunda ölçülü olmak gerekir" diyor.
İnsanların çoğu, boğaz düşkünlerinin cinsel alanda da daha iştah açıcı olduğuna inanırlar. Gastronomi yorumcusu Élisabeth de Meurville'e göre "Bu açık, onların dış görünüşü de çok seksi; dolgun ağızları, yuvarlaklıklar..." Franco Marenghi de bunu kabul ediyor: "Evet, bu neredeyse her zaman geçerli. Boğazına düşkün olanlar boğazlarına düşkün olmaları dışında, yeni duygular, yeni deneyimler peşindeler." Giovanni Nuvoletti boğaz düşkünlüğünün kendi başına iştah açıcı bir tutum olduğunu destekliyor: "Hiç acıkmayan biri benim canımı sıkar," diye ekliyor. Jacques Le Divellec daha açık olmak istiyor: "İştahı olmayan, ilgisiz olan kişi —oburluk anlamında değil, gurmelik anlamında söylüyorum— iki alanda da hayatın tadını çıkaramaz. Gurme, tersine, incedir, naziktir, dolayısıyla daha çekicidir. Benim için çok temel olan oburlukla gurmelik arasındaki fark üzerinde ısrarcıyım. Memnuniyetle oburla, avcılıkta 'etçi' diye adlandırılan kişiyi karşılaştırabilirim: Cezbetmekten öte suçlanır. Nasıl avcılıkta öldürme zevki için öldürülmüyorsa, sofrada da tıkınmak için yenmiyor ve sırf seks için sevişilmiyor. Obur, kendini açgözlülük hedefinin üzerine atar; gurme ise her şeyi incelikle yapar ve kendisinin takdir edildiğini bilerek takdir eder."
Peki yemekle cinsellik, ikisi birlikte haz arayışına katılıyorsa, rakip olabilirler mi? Élisabeth de Meurville'e göre ikisi de birbirinin suç ortağı: "Cinsellik iştah açar ve bazı gıdalar cinsel güçleri harekete geçirir..." ve buna karşılık: "...ama kendine gastronom diyen bazı göbekli beyler, bununla pek bağdaşmaz." Giuseppe Tomé'ye göre tam tersi: "Beslenmeyle cinsellik tamamen suç ortağıdırlar. İnanıyorum ki yemek baştan çıkarmakta ve sosyalleşmede büyük rol oynuyor." Franco Marenghi "Ne olursa olsun, dünyanın her yerinde yemekle cinsellik beraberdirler" diye onaylıyor. Diğer taraftan, Kont Nuvoletti'nin belirttiği gibi "Aşk heyecanı beklentisiyle bir yemeği paylaşırlarken, aralarındaki işbirliğini kimse inkâr edemez. Benim idealim, Trimalchio'yu Petronius'un tavsiyelerine uyduran Horatius'tur." Demek ki cinsellikle yemek hazzı tamamlamak için birlikte çalışıyorlar. Evet ama... Çünkü bir "ama" var: Abartmaktan kaçınıyor muyuz! Jacques Le Divellec "İkisinden birini abarttığınızda, bunlar birbirine rakip olur. Ama ikisi de tadında yaşanırsa, birlikte çalışabilirler. İkisinin de abartılması çelişir, ama ikisinin nüansı evliliktir. Her şey bir ölçü meselesi" diye açıklıyor. Çok zengin bir yemekten sonra yatağa gidişin, iyi bir uyku için olduğu doğrudur...
Prestijli La Tour d'Argent lokantasının sahibi Claude Terrail, erotizmi uyarmak ve geceyi çok samimi bir biçimde tamamlamak için iyi bir akşam yemeğine güvenenleri uyarıyor: "Ağır yemeklerden, fazla şekerli tatlılardan kaçının. Ve alkolden tabii. İtiraf ediyorum ki birkaç viskiyle başlayan gece yemekleri bende en mutlak çekinceyi uyandırıyor."¹⁵ O da Jacques Le Divellec gibi ölçülülüğü övüyor: "Burna hoş gelip damağı hayal kırıklığına uğratan 'gösterişlilere', arzuyu sabırsızlandıran ama çabuk kaçan uyarıcılara dikkat edin." Ana fikir: Mutfakta da aşkta olduğu gibi, çok fazla yapmamak gerekir: "Arzu ettiğimiz çekicilikler, yemekte ve sonrasında, elimizdeki çekicilikleri bozar."
Cinsellikle beslenme arasındaki ilişkiyi derinleştirmeye çalışalım. Yemek gibi cinsellik de arzu, haz ve şehveti çağrıştırıyor. Peki mutfak, sofra ve yatak da aynı çağrışımları yapıyor mu? Marenghi'ye göre lezzet, mutfak için çok temeldir, aynı zamanda yatak için de; ama sofrada, görüntüyü ve sesi de katmak gerekir. Nuvoletti'nin buna cevabı: "Mutfakta, sofrada ve yatakta ortak bir duyu var mıdır bilmiyorum. Her şeye rağmen şunu söyleyebilirim, dokunmak lezzetle bağdaştırılacak son duyu değildir. Sofrada, aşk heyecanını uyandıran saf karışım eski bir kurnazlıktır." Giuseppe Tomé'ye göre "Beş duyunun birden uyanık olması önemli: Tereyağında kızaran patateslerin gürültüsü unutulur şey değildir." Jacques Le Divellec ise "Krallar zamanında mutfakta olan ilk duyu kokuydu. XVIII. Louis sürekli hamurla kapatılmış çömlekler getirtirdi ve koklayabileceği biçimde önünde açılmasını isterdi. Daha sonra görüntü, ardından da tabii, damak. Aşkta ise önce görünüş, sonra dokunuş" diye açıklıyor.
Bazı gıdalar daha ziyade dişi, bazıları da erkek mi? Franco Marenghi bunu kabul ediyor: "Evet, bazı gıdaların bir cinsiyeti olduğunu düşünüyorum. Mesela balık kadın milleti tarafından daha çok takdir edilirken eti erkekler sever. Kırmızı şarabın da erkekçe olduğu söylenir, beyazı ise kadınca. Meyveler erkektir, sebzeler kadın. Örnekler epey var: Diyelim ki kuvvetli tatlar her zaman daha genel olarak erkektir." Jacques Le Divellec de bunu onaylıyor: "Kadınlar daha güzel, daha tatlı şeyleri severler (ama ille de şekerli olması gerekmez), oysa erkekler daha baharatlı yemeklere, daha güçlü tatlara yönelirler. Ve sanılanın aksine, kadınlar sakatattan nefret etmezler: Kuzu timüsleri mesela, eğer iyi hazırlanmışsa, çok lezzetli küçük şeylerdir. Ama tabii ki, benim burada kadınlar yüzde 98 balık istiyorlar." Giuseppe Tomé gıdaların cinsiyetini daha özel olarak biçimlerine göre ayırt ediyor. "Kullanış da önemli; erkek beslenir, kadın beslenerek doyuma ulaşır." Giovanni Nuvoletti'ye göre kadın, bazı alımlılıklara daha hassas: "Bir tabağın görünümü, hatta biçimi gibi." Élisabeth de Meurville ise hiçbir ayrım yapmıyor: "Her erkeğin biraz kadın, her kadının biraz erkek olduğu durumda hayır. Ama etli kuru fasulyeye düşkün kadından çok erkek tanıyorum..."
Cinsellik konusunda, gastronomi biraz kadın sevmezlik olmuyor mu? "Kesinlikle oluyor," diye suçluyor Élisabeth de Meurville, "ama kadınlar kafaya takmıyor ve gerçek oburların da yapacakları başka şey yok!" Tomé daha da ileri gidiyor: "Tabii ki kadın sevmezliktir. Sanatların çoğunda olduğu gibi. Ama erkeğin bunu baştan çıkarmak için kullandığını düşününce, kadın sevmezlik yok olur." Franco Marenghi'ye göre "Gastronomi bütünüyle kadın sevmezlik değildir. Şunu söyleyebilirim, kesinlikle erildir, ama kadının desteği olmadan yaşayamaz. İki ayrı rol tanımlayabiliriz: Yemekte kadın gelenekselliğin taşıyıcısıdır, erkek rasyonelliği getirir." Jacques Le Divellec "Yıllarca kadının yemeğin içinde olmadığı doğrudur. Zamanında şefler mutfağa —yemek pişirmekten başka bir şey yapılamayacak bir mekân— kadın sokmanın kutsal bir mekâna hoppalık sokmak olduğunu düşünüyorlardı. Ve iyice bilmek gerekir ki, hâlâ kadınlara bizim mutfağımızda öğrenme fırsatı tanımıyoruz. Ben kendi adıma, aşağı yukarı her zaman mutfağımda bir kadın bulundurdum ve bunun bir denge yarattığını düşünüyorum" diyor.
Gastronomi hangi alana daha çok bağlıdır; toplumsal alana mı, keyif alanına mı, yoksa erotizme mi? Marenghi'nin buna cevabı: "Gastronomi bence gelenekleri taşımaya, bazı insani nitelikleri, yani tam da sofra hazzını değerlendirmeye yarıyor. Mutfak kültürünün sofra etrafına belli bir medeniyet getirdiğine ve birkaç arkadaşla birlikte sofraya oturmanın arkadaşlığı sağlamlaştırdığına inanıyorum: Gastronomi bundan başka bir şey değildir. İyi bir yemeğin işlevi ilk önce toplumsaldır, gastronomi biraz daha yukarıda bir düzeydedir."
Nuvoletti'ye göre gastronominin işlevi her şeyden önce toplumsaldır: "Yaşamın önemli anlarını kutlamak için insanlar daima sofra etrafında toplanmıştır: Evlilik, barış antlaşmaları için toplanılır, hiçbir savaş sofra başında yapılmamıştır." Tomé bu görüşe katılmıyor: "Yemek pişirme sanatının daha çok erojen bir işlevi vardır yahut her şeyden önce keyfi bir işlevi vardır. İş görüşmek için sofraya oturmak demek, keyfi plana yerleşmek demektir. Bunu bir kadınla yapmak demek, erotizm alanına girmek demektir. Aslında gastronominin gerçek işlevi, beslenme güdüsünü medeni ve rafine hale getirmektir." Jacques Le Divellec'in de farklı bir bakışı var: "Eğer eskiye, köklerine dönecek olursak, gastronomi dinî alana aitti. Bugün ilke ve zorunluluk haline gelen beslenme kurallarını koyan dinlerdir." Élisabeth de Meurville ise ekonomik ve siyasi alanları da unutmayalım diye eğleniyor: "Komünistlerin favori yemeği şaraplı sığır yahnisi, oysa cumhuriyetçiler but seviyor!"
Her durumda şu kesin: Şu ana kadar aldığımız cevaplar, gastronomların sofraya bakışı ile beslenme uzmanlarının (yararlık eğilimleri şüphesiz çok daha katı) bakışı arasında derin bir uçurum var. Bunlar gastronomlarla arkadaş mı, yoksa düşman mı? Franco Marenghi: "Bence gastronomlarla beslenme uzmanlarının ilişkisi özellikle çelişkili. Çünkü beslenme uzmanının farklı bir beslenme modeli var. O, rejimden ya da konserveden yana. Gıdayla çatışmak onu ilgilendiriyor, yendiği vakit alınan haz değil. Gastronom ise besinin niceliğini değil, niteliğini seviyor. Beslenme uzmanı gıdayla savaşıyor, gastronom mutlu bir ilişki kuruyor." "Beslenme uzmanlarıyla sürekli tartışıyorum," diyor Tomé, "ilkelerde anlaşıyoruz, ama karşılıklı seçimlerimize geldiğimizde, derinde anlaşamıyoruz." Nuvoletti için "Eğer iyi niyetliyseler ikisi de gururla yürümeli. Zaten bir yandan iyi yaşamayı düşünmeden yemek yemek aptallık olur. Ve buna karşılık, dengeli beslenmekten başka şey düşünmeyenler de sofra zevkinden bihaberdirler." Divellec'e göre her şey beslenme uzmanlarının söyleyeceklerine bağlı: "Aynı yiyecekleri konserveledikleri sürece gastronomla beslenme uzmanı düşman değildir. Beslenme uzmanları dozlarla oynadıkları zaman (yüzde 60 yerine yüzde 30 tereyağı mesela), düşmanımız değiller. Ama hafif yağlardan ve bu tip ticarileşmiş başka ürünlerden bahsetmeye başladıkları zaman... Mesela deniz ürünleriyle, yine tamamen aşçılık yaparak, gayet diyet bir yemek hazırlanabildiğini keşfettim. Yani aşçılık ve diyet birleşebilirler. Ama Allah için, ürünlerimizi koruyalım ve şu sıfır yağlı maddelerden vazgeçelim! Daha az almak pahasına bile olsa, gerçek şeylerin tadını koruyalım..."
Her zaman gastronomların düşmanı olmasalar da, beslenme uzmanları, karşılık olarak, erotizme halel getirebiliyor, bu da gurmelerin diğerlerine oranla daha "iştah açıcı" olabileceği fikrini güçlendiriyor. Claude Terrail'ın sözleriyle bağlayalım: "Eğer ince beline biraz düşkün ve katı bir rejim sayesinde narinliğini koruduğuna inanan bir kadına âşık olursanız: Tuzsuz peksimet, Bulgar yoğurdu, mısır buğday tohumu, naneli ıhlamur ve yemeğin bol olduğu günlerde azıcık beyaz tavuk; size verecek tek önerim var: Onu doktoruyla evlendirin ve kendinizi şampanyayla teselli edin!"
Anketin özüne dönelim. Eğer gastronomi erotizmle bu denli yakın akrabaysa, şefler ve gastronomlar da afrodizyak mutfak konusunda uzman mı oluyorlar yani? "Yok artık!" diyor Élisabeth de Meurville, "aksi kanıtlanıncaya kadar afrodizyak mutfak, bir efsane olarak kalacaktır. Üstelik, gastronomlar ve aşçılar cinsellikte uzman sayılmıyorlar." Franco Marenghi tam aynı fikirde değil: "Bazıları bu işten anlamak isterler. Bazıları da kurallara uyarlar. Afrodizyak mutfak diye bir şey var; psikolojik bir bileşeni olsa da, bu basit bir yanılsama değil. Afrodizyak bir yemeğin sunulacağını bildiğimiz bir sofraya oturduğumuzda, onu zevkle tatmak için entelektüel bir efor sarf etmek gerek. Rafine bir menüden seçim yaparken afrodizyak yemeğin fazladan bir koz olduğu söylenebilir. Ama gerçek bir gastronomun afrodizyak mutfak için özel bir ilgisi olmadığını da belirtmek gerekir." Jacques Le Divellec de aynı fikirde: "Neyin afrodizyak sayıldığı elbette biliniyor... Menüye 'zencefilli bilmem ne' yazdığınız zaman, bunun bazı insanları çekeceği bir gerçek. Ama genellikle gurmeleri değil..."
Demek afrodizyaklar kafadan çok tabakta. Claude Terrail de bunu kabul ediyor: "On beş yıl evvel, Saint Dominique'ten bir yolculuk dönüşü, yeşil biberi geleneksel Fransız mutfağına ilk defa sokmuş olmamla övünüyorum. İnce bir sebze kıymasına kararınca karıştırıldığı vakit, ördeğe nefis yankılar, uzak iklimlerin hatıralarını katıyor, yeni maceraların haberini veriyor... Baharatlara özel bir önem veriyorum, ama bildiğimiz biyolojik etkilerine değil, rüyayı, macerayı, uzak diyarları hatırlatma güçlerine önem veriyorum. Erotik aşçılık da diğerleri gibi beş duyumuza hitap eder: Bizden beklenen altıncısını getirmek. En etkili afrodizyak bakıştadır, bakılan şeyde değil."
Yani baharatlar rüyayı kışkırtır mı? Zaten gastronomlar neyin rüyasını görecekler ki? Beslenmeyle erotizm arasındaki ilişkinin içine giden bu uzun yolculuğun sonunda, son bir soru sormaya tenezzül ettik, ama biraz kişisel: Rüyaları daha çok besinsel imajlarla mı, yoksa erotik imajlarla mı dolu? Marenghi hiç tereddüt etmiyor: "Erotik rüyaları kesinlikle daha fazla görüyorum. Hatta bir tanesi var, ikide bir yine görüyorum. Issız bir plajda tek başıma yürüyorum; nefis bir denizkızına rastlıyorum ve suya atlıyor. Bir ihtimal, su içme ihtiyacı da olabilir ya da aşk içme, belki de şampanya içme isteği, çünkü şampanya köpüğü gibi bir şeye atlıyoruz. Evet, bu sık sık gördüğüm bir rüya." Élisabeth de Meurville de hiç tereddüt etmiyor: "Tabii ki erotik! Zaten soğanlı bir et yahnisi Robert Redford'la kıyaslanamaz..."
Yemek düşleri mi yoksa erotik düşler mi? "İkisi de" diyor Jacques Le Divellec, başka da bir şey söylemiyor... Claude Terrail'ın aşkı, mutfağı ve rüyalarıyla bitiriyoruz: "Bana sorarsanız Eros, rüyanın ve talihin tanrısıdır. Olabildiğince rüyamız ve hak ettiğimiz kadar da hazzımız vardır!"

Sofranın ve Aşkın Hazları: Fransızlar Arasında Bir Anket
Bulimia, iştahsızlık ve şişmanlık vakalarını gözlemleyerek Fransızlar'ın sofradaki ve aşktaki tutumları üzerine bir anket yapma fikri edindik. Çünkü bu patolojilerde beslenme düzeni sorunları ve cinselliğe bağlı sorunlar arasında ayrım yapmak çoğunlukla zordur. Cinsel ve besinsel sorunlar örtüşür ve ikisi arasında sebep-sonuç ilişkisi kurmayı beceremeyiz. Çelişik olmayan aşağıdaki üç nokta, belirtilerine rağmen, her klinik tecrübede bir araya gelir:
-
Cinsel tatminsizlik oburluğa yol açar;
-
Besinsel patoloji cinsel sorunlardan önce belirir;
-
Cinsel tepkiler ve besinsel alışkanlıklar kişiliğin erken oturmasından kaynaklanır ve bu hem besinsel zorlukları hem de cinsel sorunları kışkırtır: Yani vakasına göre, cinsel ve/veya besinsel iştahsızlıktan ya da cinsel ve/veya besinsel oburluktan bahsediliyor.
Klinik tecrübesi bizi kendimize, bu patolojilerin teşkil ettiği sorunları daha geniş bir çerçeveye yerleştirip yerleştiremeyeceğimizi sormaya yöneltti. Freud'un "Sinir hastalığı, her birimizde var olan karakteristiklerle büyüyen bir kurt gibi ilerler" metaforundan hareketle, Fransızların besinsel ve erotik tutumları ve günlük hayatımızı besleyen bu iki dünya arasındaki bağlar üzerine bir ankete giriştik. Dilde bir ilişki olduğunu daha önce görmüştük: Bir kadından "iştah açıcı" diye, bir âşıktan, gözleriyle "yedikten" sonra sevdiğini öpücüklerle "yuttu" diye bahsedilir... Hatta Grimm'in bir öyküsünde kadını sofradaki davranışlarına göre seçmek önerilir: Eğer peyniri çok dibinden kesiyorsa duygularında cimridir, yok eğer tersini yapıyorsa müsriftir!¹
Eros'la beslenme arasındaki bağlar daha ilk çağlardan beri bilinir. Küçük çocuklar annelerinin karınlarına bayılırlar; hem sindirim bölgesidir hem de bebek "üretim" bölgesi. Aynı şekilde mutfak da onları tuhaf bir şekilde büyüler. Ayrıca bazı çocuk psikiyatrlarına göre, bu iki bölgenin çocuğun hayal dünyasında eksik olması, gelecek bir psikopatolojinin işareti olabilir. Karın ve mutfak sihirli mekânlardır; aynı şekilde, hem gıdanın giriş yeri hem dilin olduğu yer hem de erojen bölge olduğu için üç boyutlu bir simgesel boşluk saydığımız ağız da sihirli bir yerdir.
Homoseksüel ve aykırı aşklarıyla tanınan Oscar Wilde, cinsellik ve beslenmenin bizlere yasa çiğneten ortak eğilimleriyle suç ortağı olduklarını söyleyen ilk kişi oldu: "Yaşamın en büyük zevkleri," diyordu yazar, "ya ahlaksızdır ya yasa dışıdır ya da şişmanlatır."² Orjileri düzenleyenler şarap eşliğinde yemenin bilinci zayıflattığını ve cinsel tahriklere yol açtığını zaten biliyorlardı. Ve itkilerine hâkim olmak amacıyla bütün el etek çekmelerin tövbekâr pratiklerinde yemek ve cinsellik bir arada bulunurlar. Beslenmeyle cinsellik arasındaki bu bağ baştan çıkarma sürecinde de hâlihazırda mevcuttur: Geceyi daha samimi bitirmek isteyenler mum ışığında yemek yerler.
Gençlere ait iştahsızlık hastalığı da (anoreksi) bu bağın doğruluğunu son bir kez bize gösteriyor: Yetişme çağındaki bazı gençler, duygusal dengelerini buldukları güne kadar yemek yemeyi keserler. Yüzyılın başında, anoreksinin, soluk ve sağlıksız genç kızların yakalandığı, "kloroz" denen bir kansızlık hastalığı türü olduğu düşünülüyordu. Onların, erkeklerin ersuyunda bolca bulunan mutluluk hormonundan yoksun olduğu söyleniyordu! Bundan da, evlilik onları "açıyor" sonucu çıkarılıyordu. Bugün daha çok evliliğin aşkın mezarı olduğu söyleniyor... Zamanla her şey değişiyor.
Beslenmenin besinsel olmayan işlevlerinin (BBOİ) cinselliğin cinsel olmayan işlevleriyle (CCOİ) arasındaki simetrinin altını çizerek bahsetmiştik. Başka bir söyleyişle, yemek ve cinsellik basit fizyolojik ihtiyaçların çok ötesinde iş görüyorlar. Uyku ilacı, antidepresan, sakinleştirici, iletişim aracı ya da güç aracı, hatta toplumsal statü simgesi olarak bile kullanılabilirler.
İşte araştırmamızın dayandığı metodolojik önermeler. Burada yemek ve cinselliği altı değişkene göre inceleyeceğiz:
-
Baştan çıkarma: Baştan çıkarma sürecinde yemek ve cinselliğin karşılıklı önemleri nedir? Etkileri kümülatif midir, yoksa dışlayıcı mıdır? Hangisi önce gelir?
-
Haz: Hangisi daha çok doyuma ulaştırır: Güzel sofra mı, cinsel hayat mı? Farklı hazlar mıdır bunlar? Birikebilirler mi? Bunlardan hangisinde sınırı aşmak tercih edilir ve hangisinde görgülü davranmak daha önemlidir? Ve sözde besinsel afrodizyaklar nedir?
-
Sosyalleşme: Sosyal hayatta daha çok yemekten mi, seksten mi bahsedilir? Bunlardan daha çok arkadaş arasında mı, aile içinde mi, yoksa çift arasında mı bahsedilir? Sırlar daha çok sofrada mı, yatakta mı açılır?
-
Çiftin samimiyeti: Aşk ilişkisinin başlangıcında ve sonra devam eden çift hayatında en önemli şey nedir: Yemek mi, cinsellik mi? Sofrada ve yatakta ağır basan duyular hangileridir? Hangi alanda şaşırtılmak istenir? Mutluluk arayışında yemek ve cinsellik ortak mıdır, rakip mi?
-
Kimlik: Erkekle kadın kendilerini sofrada ve yatakta nasıl tanımlar? Hangisi inisiyatifi almalıdır? Neden bazı yiyecekler eril ya da dişi diye sınıflanır? Beyaz etle (dişi) kırmızı et (eril) arasında, şampanyayla (dişi) bira (eril) arasında gerçekten bir fark var mıdır? Yiyecek seçimlerinde bu sınıflamanın etkisi nedir?
-
Sağlık: Yirmi yıldan beri ve AIDS salgınının ortaya çıkmasına kadar, sansür cinsel aşırılıktan çok sofradaki aşırılığa uygulanıyordu. Her şeye rağmen, insanların çoğu hâlâ kilo fazlalığından kaygılanıyorlar ve kendilerini rejim yapmak zorunda hissediyorlar. Kaplıca endüstrisi (deniz tedavileriyle birlikte), estetik endüstrisi ve diyet endüstrisi hiç bu kadar zengin olmamıştı. Neden rejim yapılır? Sağlık nedenlerinden mi? Yaranmak için mi? Kendine yaranmak için mi? Daha genel olarak, hazla sağlık arasındaki bağlar nelerdir?
Bu anket IFOP tarafından 1994 yılının Aralık ayında ve Fransız toplumundan alınan 1574 kişilik bir örneklem üzerinde yapıldı (kota metodu). Şu kriterler göz önünde bulunduruldu: Cinsiyet, yaş, meslek grubu, bölge, kırsal kesim veya kent. Sorgulananların cevaplarını özellikle cinsiyet ve yaşlarına göre değerlendireceğiz, keza bu iki değişken en ilginçleri oldular. Meslek grupları ya da coğrafi dağılım gibi diğer değişkenler, sadece bir anlam ifade ettiklerinde anılacak.
Genel Sorular
İştahımızı kabartmak için, yemekle erotizm arasındaki bağın birçok yüzünü anlatan beş genel soru sorduk.
BANA NASIL YEDİĞİNİ GÖSTER; SANA NASIL SEVDİĞİNİ ANLATAYIM
Birincisi yatak ve sofradaki davranışları karşılaştırıyor: Yemek yeme tarzını ya da sofradaki tutumunu gözlemleyerek birinin yatakta nasıl davrandığını tasavvur edebilir miyiz?
Bizim düşündüğümüzün tersine, yemek yeme tarzı çok güvenilir bir gastro-erotik test gibi görünmedi: Onaylayanlar yüzde 27'de kaldı (Tablo 1). Oysa, günlük yaşamın çeşitli hallerindeki tutumların analojisi ilkesine göre, yemek yiyişinde hızlı görünen biri, başka yerlerde de hızlı olmalıdır. Erken boşalanların yüzde 80'inin hızlı yediğini, hızlı konuştuğunu ve hızlı yürüdüğünü hatırlatmak ilginç olabilir. Aynı şekilde, kılı kırk yaran, tabağındaki yiyecekleri dikkatle ayıran, etini küçük kareler şeklinde kesen biri de, soyunurken elbiselerini birer birer sandalyenin üzerine koymaya, pantolonunu gömleğinden özenle ayırmaya ve ayakkabılarını yatağın ayakucuna dizmeye aynı itinayı gösterecektir. Hastalarımdan birinin kocası da bu şekilde, her şeyi aşırı bir titizlikle yapıyordu: İşlerini düzenlemeyi ve banyoda temizlenmeyi nihayet bitirdiğinde, kadın çoktan uyumuş oluyordu...
Sonuçta ve aynı mantıkta, sofrada davranış biçimi, görgülü olma olgusu, örtüler arasında benzer bir tutum öngörmeyi sağlamalıydı. Bunları söylememin sebebi, ben, kendi adıma Fransızların çoğunluğunun bu soruya verdiği cevabı vermezdim: Bence bir kişinin yemek yeme biçimi ya da sofradaki tutumu gözlenerek yatakta nasıl davrandığı gayet kolay tasavvur edilebilir.
Yaş dilimine göre daha detaylı bir kesit alırsak, otuz beş-elli yaş arasındakilerin bu gastro-erotik "test"in haklılığına daha çok kani olduğu görülüyor (yüzde 34). Buna karşılık altmış beşten sonra, iyice düşük yüzdelerle karşılaşıyoruz (yüzde 18); sanki yaşlıların cinselliğe ilgisi olmaması (bütün anket boyunca bu yaş sınıfı bunu gösterdi), onları sofradaki "iştah açıcı" göstergelere daha meraksız kılıyor gibi.
Meslek grupları ve coğrafi dağılımlara baktığımızda, yüzde 27'lik ortalamaya oranla, sanatçılar ve tüccarlar yüzde 38 ve Parisliler yüzde 45 "kolay" diyorlar. Bu da, bütün bu anket boyunca ortaya çıkan, sanatçı ve tüccar sınıfının gastro-erotik alanda serbest meslek erbabına, işçilere ve tarımcılara göre en meraklı ve en yaratıcı sınıf olduğunu tasdik ediyor. Aynı şekilde, Paris ve civarında oturanlar diğer bölgelerde oturanlara göre daha "seksi" cevaplar veriyorlar.
AŞK VE İŞTAH
Şimdi de Fransızların daha net sorulara nasıl tepki verdiklerine bakalım; mesela âşık halleriyle (mutlu âşık ya da mutsuz âşık) iştahları arasındaki bağ konusunda.
Bu karşılaştırmalı tablo (Tablo 2) ruh haline bağlı olarak çok belirgin bir iştah farklılığını ortaya çıkartıyor. Mutlu aşk bütün duyuları uyandırıyor, dolayısıyla çoğunluğun (yüzde 39), özellikle de erkeklerin (yüzde 44) iştahını açıyor. Kadınlardan gelen cevaplar daha nüanslı: Çoğunluğun iştahı açılsa da (yüzde 35), dört kişiden biri âşık olduğunda iştahını kaybediyor ve mutsuz aşk durumunda yüzde 21 (erkeklerde sadece yüzde 13) daha fazla yiyorlar. Asabi bulimia?

Mutsuz aşk Fransızların yarısının iştahını kesiyor. Aşk acısı o zaman ideal rejim midir? Otuz beş yaşının altındaki gençlerde mide, mutsuz aşk durumunda özellikle suratsızlaşıyor (yüzde 56).
Meslek gruplarında, serbest meslek adamlarının ve üst düzey yöneticilerin midelerinin hassaslığını belirtelim; mutlu aşk yüzde 31'inin iştahını kapatıyor (yüzde 22'lik ortalamaya göre). Buna karşılık tarımcılar ve işçiler âşık olduklarında kaşığa kuvvet gidiyorlar (yüzde 39'luk ulusal bir ortalamaya karşılık yüzde 51). Öyle görünüyor ki tarımcıların, mutlu ya da mutsuz âşık olduklarında, nadiren iştahları kapanıyor. Bu veriler romantik yıldırım aşkı ideolojisine darbe vuruyor gibi ve bir araştırmanın temelinde bizlere aşk körlüğünün aslında öngörülebilir olduğunu gösteren Kaufmann gibi bir sosyoloğun fikirlerini doğruluyorlar.³
SEVİŞME SONRASI
Ve seviştikten sonra neler olur? En kalabalıkları uyuyanlar (yüzde 27), özellikle de otuz beşin üstündekiler (yüzde 33) (Tablo 3). Daha genç olanlar küçük bir sigara tüttürmeyi tercih ediyorlar, erkeklerin de dörtte biri öyle. Bu arada, kadınların çoğu yıkanıyor ya da duş alıyor. Seviştikten sonra yiyecek arayanlar ancak dördüncü sırada: Yüzde 8'i susuzluğunu gideriyor, 6'sı "bir şeyler atıştırıyor" ve sadece yüzde 2'si "iyi bir yemek yapıyor". Önemsiz bir yüzde müzik dinliyor, televizyon seyrediyor ya da... giyiniyor! Son olarak, bölgesel dağılım Paris'te daha çok sigara içildiğini ve yemek yendiğini, kırsal kesimde ise uyunduğunu gösteriyor.
AŞK HİKÂYESİ VEYA YEMEK TARİFİ
Bu deneyin ardından, bir başka yansıtıcı test Fransızların hayal dünyalarındaki gastro-erotik tercihleri değerlendirmemizi sağladı. Eğer seçmeniz gerekseydi, diye sorduk, isminizin saygın bir yemeğe mi, yoksa ünlü bir aşk öyküsüne mi verilmesini tercih ederdiniz?

Özellikle kadınlarda "romantik" yaklaşım yüksek (yüzde 42) ve gençler, ne denirse densin, hâlâ çok romantikler (Tablo 4). Cinsiyet ya da yaş ayrımı yapılmaksızın Fransızların yüzde 27'si Belle-Hélène armudu ve Saint-Jacques ızgarasına sempati gösteriyorlar. İtalyanlar, kaşarlanmış romantikler, aşk eseri için yüzde 80'i bulmuşlardı.
SEVMEYİ ÖĞRENMEK
Genel soruların beşincisi ve sonuncusu, tabii ki en zoru ve çetrefili: Tadı eğitmek mi zordur (besinsel eğitim), yoksa erotizmi mi (cinsel eğitim)?
Tadın eğitimi, yaş ya da cinsiyet farkı olmaksızın, erotizmin eğitimine 6'ya 1 üstünlük kuruyor (Tablo 5). Oysa gastronomlara ve özellikle şarap uzmanlarına sorsanız, şarapları ayırt etme yetisini geliştirmek için yıllar gerekeceğini söyleyeceklerdir. Şarap uzmanı ve Tours'da bir tat enstitüsünūn kurucusu olan Jacques Puisais'nin projesi, kūçük okullulara yönelik bir tat uyandırma programını uygulamaya koymak için bir araya gelen birçok büyük mutfak şefinin projesine ekleniyor: ekmek ve pastaların karşılaştırmalı degüstasyonu, tat ve koku öğrenimi, meyvaları tanımak vb. Öğrenci aile birliklerinin benzer bir programla yumurcaklarının cinsel eğitim almaları konusunda çok hevesli olmamaları muhakkak anlaşılır bir şey...
Paris'teki Rektörlük, okullarda 9 ilā 11 yaş arası çocuklar için "tat atólyeleri"nin artmasını teşvik ediyor ve artık eve dönünce ana babalarını eğitmeye çalışanlar da çocuklar. Çoğunluğun düşündüğünün tersine, demek ki tadı eğitmek göründüğü kadar kolay değil. Buna karşılık onu "cahilleştirmek" daha kolay görünüyor. Bir doktor müteakkip deneyi yaptı: hastalarına, kaçınılmaz olarak mide bulantısına sebep olacak bir kemoterapiden hemen önce meyva suları içirdi. Kemoterapiyle meyva suları arasında birkaç gün süren ilişki, şartlanmış olumsuz bir reflekse sebep oldu, öyle ki bu kişilerin çoğu bu tür içkilere karşı iğrenme belirttiler. Ve günlük hayatta, burnu tıkayan basit romdan tadı bozan ilaçlara kadar, tadın düşmanları epey kalabalık.



Ben kendi adıma, her yıl on binden fazla hasta kabul eden bir seksoloji bölümünün sorumlusu olarak, Fransızların görüşüne katılmıyorum: Erotizmi eğitmenin tattan daha kolay olduğunu düşünüyorum.
Bunun da basit bir nedeni var: Erotizm genelde iki kişi arasında geçer ve ötekinin rolü, daha önceden erotizm alanında "yetersiz" olan bir kişide şaşırtıcı değişimler yaratabilir. Birçok ilişki yaşamış olanlar, yeni bir eşin, o ana kadar fantezisiz veya uyuşuk kalmış bir erotizmin uyanışında ya da gelişmesinde diriltici gücü olduğunu onaylayabilirler.
Baştan Çıkarma Silahları
La Qualité des sentiments'da uzun uzun çekiciliğin sırlarından bahsettim; bazen sofrada başlar, özellikle İtalya'da birçok koca peperoncinolu hamurları hazırlamayı bilen kadınları seçerler.
Baştan çıkarmanın rolünü incelemek için üç konudan yola çıktık: Boğaz düşkünlüğü ve baştan çıkarma, vücudun imajı ve aşçılık yetenekleri.
BOĞAZ DÜŞKÜNLÜĞÜ VE BAŞTAN ÇIKARMA
Boğazına düşkünler daha mı çekicidirler?
Fransızların üçte ikisi için (yüzde 58), boğaz düşkünlerinin zülecekleri bir şey yok: çekiciler (tablo 6)! Ve ústelik yine yaş ve cinsiyet ayrımı yapılmaksızın. Buna karşılık, tarımcılarda bu yüzde 58'lik kesim yüzde 37'ye düşüyor. Yetingenlik lehine kırsal bir üstbenlik olmasın sakın? Yine muhtemelen tarımcıların yaşadığı, nüfusu yirmi binden az olan küçük yerleşim bölgelerinde de boğaz düşkünlüğünün bir baştan çıkarma kozu olmadığını belirtelim. VÜCUDUN 1MAJI. Inceler mi yoksa tombullar mı bizi daha çok çeker? Tercihleri karşılaştırmalı olarak incelemek büyük bir yeniliği ortaya çıkarıyor: Ince partner arayanlar özellikle kadınlar (her yaştan, toplam yüzde 62'si) (tablo 7)!



Yine yatakta yetenekli kadına ilgi gösterenler, ara meslekler, tüccarlar ve zanaatkârlardan (yüzde 29) sonra, aşkta en yaratıcı ve meraklı meslek kategorileri. Demek ki kırk ila elli yaş arasında bir zanaatkâr veya bir tüccarın Fransız erotizmi için iyi bir yatırım olduğu hipotezi çıkarılabilir.
Bu erotizm aynı şekilde Paris bölgesinde de gastronomiden baskın çıkıyor ve anketimize verilen farklı bazı cevaplar da bu Paris'e özgülüğü doğruluyor. Tarımcılar da ayrılıyorlar: Yetenekli sevgilidense (yüzde 22) aşçılığı (yüzde 31) tercih etmekte yalnızlar!
Daha sonra da kadınlara sorduk, iyi yemek yapan erkekleri nasıl bulduklarını.
Cevaplar ezici bir çoğunluğu gösteriyor: Yüzde 85'i "çok çekici" (yüzde 43) ya da "oldukça çekici" (yüzde 42) demiş (Tablo 9)! Kadınların çoğu için "Bu bir numaralı kriter değil belki, ama başka özellikleri tamamlayan olarak kesinlikle önemli". Özellikle yirmi beş yaşının altındaki kadınlar en olumlu ve en istekli cevapları vermiş; yüzde 53'ü için aşçı erkekler "çok çekici"ler. Otuz beş-elli yaş arasındakiler toplu halde onları çekici buluyorlar: Belki de bir kocadan daha çok kendilerine mutfakta yardım etmesini bekliyorlar ve başka bir kocalık görevi edinmeye zorlamıyorlar... Sebep ne olursa olsun, bu soru öncekiler gibi, yemeğin de cinsellik gibi basit bir fizyolojik ihtiyaç olmadığını, çiftin çekiciliğinin de içinde bulunduğu adamakıllı bir ilişki tarzı olduğunu doğruluyor.
Haz
Zıt zamanlar yaşıyoruz. Bir taraftan bizi sürekli daha fazlasına sahip olmaya davet eden aşırı tüketimin çanları çalıyor: Aşkta daha fazla taşkınlık, yemekte daha fazla incelik, daha fazlasını ele geçirmek ve hemen. Diğer taraftan bütün oburluk ve şehvet düşkünlüğünün her türlü aşırılığına karşı yeni-çileci ılımlılık davulları çalıyor: Bu yeni sadelik, cinselliğe karşı (AIDS korkusuyla) ve şekerlilerle kolesterole karşı (damar tıkanıklığı korkusuyla) aforozlarla besleniyor. Bu iki aşırılık arasına sıkışınca, bazen yemek ve cinselliğin yaşamın doğal zevkleri olduğunu unutma ve onları yasaların çiğnendiği gettolara atma eğiliminde oluyoruz.
Duygusal ya da gastronomik haz almak için, bir veya birden çok duyu işin içine girebilir. Bir yandan besinsel hazzın ve bir yandan da erotik hazzın ortaya çıkışındaki en önemli şeyleri incelemek istedik.
DUYULAR İŞİN İÇİNDE
Mutfakta da aşkta olduğu gibi görmek, tatmak, dokunmak ve koklamak iştahı açmak için işin içine girer. Hangi duyuların sofrada ve yatakta daha önemli olduğunu öğrenmek istedik.
Aşkta, tat ve kokudan çok dokunmaya ayrıcalık tanınıyor ve yanına da görüntü getiriliyor (Tablo 10). Sofrada ise olgu tersine dönüyor: Koku ve tat en önde gidiyor, onları görüntü izliyor, en arkadan da dokunma geliyor. Kadın, erkek ya da yaşlara göre önemli bir fark gözlemlemedik. Tek istisna, erkekler kadınlara oranla görsel erotizmi daha çok seviyorlar, yüzde 35'e karşı sadece yüzde 22. Bu da kendi adına çok şaşırtıcı sayılmaz.

YATAKTA YEMEK Mİ YOKSA MUTFAKTA SEVİŞMEK Mİ?
İtalya'daki araştırmada iki ayrı soru sormuştuk: Yatakta yemeyi sever misiniz ve mutfakta sevişmeyi sever misiniz? Cevaplar ilginçti ama çok net değildi: Kadınların çoğu ve yaşlı insanlar yatakta yemeyi severken, genç erkekler oy birliğiyle mutfakta sevişmek istiyorlardı. Fransa'daki araştırmada bu iki soruyu, tek soru halinde, daha farklı kurduk: Eğer sizden birini seçmeniz istenseydi, yatakta yemeyi mi tercih ederdiniz, yoksa mutfakta sevişmeyi mi?
Bu ikisi arasında tercih yapmak zor görünüyor (Tablo 11): Sorgulananlar birini ne kadar tercih etmişse ötekini de o kadar etmiş (yüzde 30) ve her beş Fransız'dan biri alanların karıştırılması konusunda çekimser kalmış ("ne o, ne öbürü"). Bu arada, yaş ve cinsiyete göre bazı farklılıklar var: Kadınlar yataktaki yemeğe memnuniyetle tav olurken (yüzde 40), erkekler mutfakta sevişmeyi seçiyorlar (yüzde 44), otuz beş yaşının altındakiler de öyle. Nedir bu farkın sebebi?
Öncelikle bütün sosyolojik anketlere özgü, erkeklerin cevaplarını sistematik olarak yüzde 10 indiren ve kadınlarınkini de o kadar yükselten metodolojik hipotez var. Bunun sebebi, soran kişi karşısında erkekler yukarıdan, kadınlar aşağıdan alıyorlar. Buna rağmen farklılık bitmiyor ve bu da, bütün Fransa'dan temsili bir örneklem alındığında, kadının ilgisinin (ve hazzının) hâlâ daha çok yemeğe ve erkeğinkinin daha çok sekse bağlı olduğunu düşündürüyor.
Sonuçta, belki de en makul açıklama budur, birçok kadın için mutfak bir çalışma mekânı, hazdan çok, karılık görevlerinin önemli olduğu bir alan. Buna karşılık birçok erkek için mutfak, en azından hayallerinde, bir kuralları çiğneme mekânı. Eve döndüğünde mutfakta pişen yemeğin kokusuyla keyiflenip ocakla uğraşan karısının üzerine atlayan erkek sahnesini işlemiş kimbilir kaç tane film ya da bulvar komedisi vardır!
Mutfakta aşk yanlılarının yaşı da bir yorumu hak ediyor: Altmış beş yaşının üstündekilerde yüzde, 30'dan 1'e düşüyor (belki de yaşlılık ve bulaşık makinesinin yüksekliği iyi bir ikili değildir...).

Mutfakta sevişmeye en düşkün olanlar en gençlerin kendisi değil, yirmi beş-otuz ve ardından otuz beş-elli yaşları arasındakiler: Cinsel "olay"ı aşmış ve yeni varyasyon arayışında olanlar.

ZEVK İÇİN Mİ YENİR VE SEVİŞİLİR?
Canımız istemeden yediğimiz ya da seviştiğimiz olur mu, oluyorsa bunun sebebi nedir?
Karşılaştırmalı analiz, Fransız erkeklerinin yüzde 47'sinin canları istemeden yemek yediğini, buna karşılık yüzde 20'sinin istemediği halde seviştiğini gösteriyor (Tablo 12 ve 13).
İki soruyu ayrı ayrı inceleyelim. İstemeden yemek yemek kadınlarda daha sık görülüyor (yüzde 44'e karşılık yüzde 50).

Yirmi beş yaşının altındakilerde, canları istemeden yemek yiyenlerin oranı yüzde 56'ya ulaşıyor ki, bu rakam endişelenmemiz ve genç kızlardaki asabi bulimianın sıklığını açıklamamız için büyük ölçüde yeterlidir.
Kadınların ileri sürdükleri sebepler de endişe verici (Tablo 14). Keşke en azından, ihtiyaç ya da oburluk yüzünden yiyor olsalardı. Ama maalesef öyle değil: Sıkıntıdan (yüzde 27), bunalımdan (yüzde 11) ya da stresten (yüzde 14). Her durumda erkekleri geçiyorlar; erkeklerin yüzde 41'i "saati geldiği için" alışkanlıktan yiyor ve bu eğilim yaş ilerledikçe artıyor, bu da besinsel alışkanlıkların önemini doğruluyor ve bir hastalık bunu değiştirmeyi gerektirdiğinde karşılaştıkları güçlükleri açıklıyor.
Bu sıradan cevap ("alışkanlıktan"), yaşamın çeşitli zorluklarını sanki daha az duygusal yaşayan erkeklere özgü bir cevap. Böylece, kadın bunalıma girdiğinde erkek içiyor ve stres kadını yakaladığında erkek faaliyete geçiyor. Alışkanlıktan yiyen erkeklerde hep aynı mekaniklik görülüyor. Diğerlerinden ayrılan tek kategori, serbest meslekler kategorisi; çoğu stresten yerken, az bir kısmı sıkıntıdan yiyor. Belki de sıkılmak için fazla meşguller...
Sonuçta, Fransız halkından küçümsenmeyecek bir kesim sofra keyfini tartışılır hale getiriyor gibi. Peki, yatak keyfi için durum nedir?
İstemedikleri halde sevişenler daha çok kadınlar (yüzde 18'e karşı yüzde 22). Ama eğer Fransızlar istemeden sevişiyorlarsa, ezici bir çoğunluk (yüzde 80) bunu "karşısındakini memnun etmek için" yapıyor; kadınların yüzde 84'ü, erkeklerin ise yüzde 74'ü. Erkeklerin yine azımsanmayacak bir bölümü bunu alışkanlıktan yapıyor (yüzde 15, kadınlarda ise sadece yüzde 6) (Tablo 15).
İnsanların büyük çoğunluğu, istemeden sevişiyorlarsa bunu birliktelikleri sırasında iyi ilişkileri korumak için yaptıklarını söyledikleri için, en çok aldığımız cevap memnuniyet verici bir cevap.



Sosyalleşme
İnsanlık ortaya çıkar çıkmaz, yemek ve cinsellik uygarca birlikte oturmanın başlangıcını temsil eden ayinlerin nesnesi oldular. Dolayısıyla yemek ve cinselliğin hangi ölçüde sosyalleşme sürecine katkıda bulunduğunu araştırmak bize mantıklı göründü. Üç konuya eğilindi: "Aşktan bahsetmek, yemekten bahsetmek", "Erotik seyahat ya da gastronomik gezinti" ve "Sevişmeden önce...".
AŞKTAN BAHSETMEK, YEMEKTEN BAHSETMEK, NE ZAMAN VE KİMLERLE?
Fransızlara hangi durumda aşktan ya da yemekten konuşmayı tercih ettiklerini sorduk.
Aşktan daha çok yakınlarla ve çift arasında bahsediliyor (Tablo 16). İkisinden de boş zamanlarda bahsediliyor ve yemekten, daha çok monden bir toplantı sırasında ve ofiste konuşuluyor. Bütün olarak, cevaplar beklediğimiz gibi, ama cinsiyetler arasındaki paylaşım anlamlı farklılıkları ortaya çıkarıyor (Tablo 17 ve 18).
Erkeklerde, durum ne olursa olsun, muhabbetler mutfaktan çok aşk üzerine oluyor; sadece monden toplantılarda, hâlâ kadınlara oranla aşktan daha fazla konuşsalar bile (yüzde 7'ye karşı yüzde 13), daha ziyade mutfaktan bahsediyorlar (yüzde 18).

Ya kadınlar?
Çift arasında aşktan bahsediyorlar. Ama "sosyete"ye çıktıklarında, özellikle işyerlerinde, mutfak konusu hâkim oluyor.
Bu sonuncusu garip, çünkü işyerinde zamanını duygusal hikâyelerini anlatarak geçiren kadın stereotipini tartışmaya açıyor. Aslında, işyerinde daha çok aşktan bahseden bal gibi de erkekler (kadınlarda sadece yüzde 10, erkeklerde ise yüzde 25).
Erkeklerin iki katı kadar kadın mutfaktan bahsediyor (yüzde 16'ya karşı yüzde 31).


EROTİK KAÇAMAK MI GASTRONOMİK KAÇAMAK MI?
Seyahat amacı olarak yemek ve cinsellik. Başka bir mutfağı tatmak için mi, yoksa başka sevişme tarzları keşfetmek için mi uzun bir yolculuğa çıkılır?
"Çift" değişkeninden kurtulmak için, bu yansıtıcı testi bekâr seyahatleriyle sınırlı tuttuk. Fransızlar ezici bir çoğunlukla egzotik mutfakları seçiyorlar: Yüzde 19'a karşı yüzde 35 (Tablo 19).
Seyahat acentelerinin üzerine eğilmesi gereken bir konu! En azından dişi müşterilerle ilgili olarak.
Çünkü cinsiyetler arasındaki fark burada çok anlamlı. Kadınlar yüzde 43 "başka bir mutfağı keşfetmeyi" seçerken (yüzde 9'luk "başka türlü sevişmeler" isteyen çekingen bir topluluğa karşı), erkekler çok eşit dağılmış ve hatta erotik amaçlar güdenler azıcık daha fazla (yüzde 28'e karşı yüzde 29 erotizm lehine). Yabancı yerlerde bile avcı erkek stereotipi de henüz yok olmamış. Tabii ki altmış beş yaşının üzerindeki emeklilerde erotik amaçlar asgariye inerken (yüzde 7), güzel sofralar arayışı diğer bütün yaş gruplarını geçiyor (yüzde 41).
Mesleki kategoriler arasında zanaatkârlar ve tüccarlar hâlâ ve hep en meraklıları olmaya devam ediyor: Erotik kaçamağı tercih etmekte daha kalabalık olan bir tek onlar (yüzde 27'ye karşı yüzde 29 erotizm lehine).

Ama aşkı kışkırtmak için ille de çok uzak ve egzotik diyarlara gitmek şart değil.
SEVİŞMEDEN ÖNCE...
Bir sevişme akşamına hazırlanırken, daha çok baş başa bir yemek yemek mi, romantik bir yürüyüş mü, yoksa bir gösteri mi tercih edilir?
Kadınlar ve gençler romantik bir yürüyüşe karşı her zaman hassas olsalar da, özellikle otuz beş yaşının üzerindekilerde, uzak ara önde giden baş başa yemek yemek (Tablo 20). Gösteri (sinema, tiyatro ya da konser), gençlerin ilgisini çekiyor ve ayrıca Paris bölgesinde tercih ediliyor. Bu belki Parislilerin alışkanlıklarına ve büyük ölçüde gösteri salonlarının elverişliliğine bağlıdır. Cinslerin aralarında daha iyi anlaşabilmeleri için, belki erkeklere daha çok romantik yürüyüş önermek (bunun muhakkak rejim değeri de var) ve kadınlara da baş başa bir akşam yemeği davetinin masumane kabul edilemeyeceğini hatırlatmakta fayda olabilir...
Yatakta ve sofrada yakınlık
Yakınlığın en az beş boyutu vardır: Ruhsal, entelektüel, duygusal, bedensel ve cinsel. Ama bizim ilgilendiğimiz iki alan arasında, hangisi mahremiyete daha uygundur? Ve nerede sürprizler ve kuralları çiğnemeler tercih edilir?
Son olarak, yakınlık anlamında, hangisinde görgü kurallarına ve uzlaşmalara daha çok önem veriliyor?Sofrada mı, yatakta mı?
MAHREMİYET ANLARI. Eğer eşinize söyleyecek çok kişisel bir şeyiniz olsa, hangi anı seçerdiniz?

Fransızlar en mahrem şeylerini yastığın üzerinde konuşmayı tercih ediyorlar (yüzde 47), sofrayı mahremiyet mekânı olarak kesinlikle hesaba katmıyorlar (yüzde 22) (Tablo 21).
Oysa yastık üstü mahremiyeti otuz beş yaşının altındaki gençlerde çok baskın çıksa da (yüzde 59), daha yaşlı olanlar akşam yemeğinin samimiyetini takdir ediyorlar. Yine de yatak, mahremiyet ve diyalog için en uygun yer olmaya devam ediyor. Bu belki olabilecek en fazla yakınlık arayışıyla açıklanabilir: Yatakta, prensip olarak, sadece iki kişi vardır... Sofrada durum her zaman böyle olmaz. Ayrıca sofrada, mum ışıklı bir akşam yemeği bile söz konusu olsa, karşıdakinin bakışıyla yüzleşmek gerekir. Yatakta, söndürülmüş ışık tehlikeli gizleri teşvik eder ve okşamalar affa yardımcı olur!
SÜRPRİZLER
Yatakta ve sofrada karşılıklı yakınlığın önemine eğilmeye devam ederek, kendimize, insanların yataktaki sürprizleri mi yoksa sofradaki sürprizleri mi tercih edebileceklerini sorduk. Bu tabii, seçmeleri gerekseydi.
Fransızlar sürprizlere çok düşkün gibi görünüyorlar (Tablo 22). Açık olarak aşk sürprizlerini tercih ediyorlar (yüzde 38), onu ikili sürprizler izliyor ("ikisi de", yüzde 25), aşçılık sürprizleri daha az heyecanlandırıyor. Belki bu alanda güzel sürprizlerden çok kötüleri akla geliyor...
Gençler açıkça yataktaki sürprizleri tercih ediyorlar (yüzde 52), oysa elli yaşından sonra, özellikle altmış beş yaşının üzerindekiler kendilerini daha çok sofradaki sürprizlerle baştan çıkartılmaya bırakıyorlar (yüzde 41).


MUAŞERET KURALLARI.
Fransızlar sofrada, yatakta olduğundan daha klasikler. "Görgü kuralları" yatakta mı yoksa sofrada mı daha önemlidir sorusuna beş misli fazla Fransız "sofrada" dedi (Tablo 23). Daha çok erkekler, aşkta da görgülü olmak ve bazı kurallara uymak gerektiğini düşünüyorlar. Buna karşılık kadınların çoğunda aşkta kurallara uymanın erotizmi öldüreceği kanısı hâkim.
Biraz kafamızı dağıtmak için, anket konumuzdan çok fazla uzaklaşmadan, görgü kuralları üzerine bir parça konuşmakta sakınca görmüyorum. Sofradaki görgü kuralları daha yeni. Eski Yunan'da, ziyafetlerin davetlilerine ellerini ve ayaklarını yıkamaları için parfümlü su ikram edilirdi ve şölen sırasında taçlar ve çiçeklerle süslenirdi. Buna karşılık Romalıların alışkanlıkları görgü kurallarını geri plana itti. Roma orjileri sırasında, söylenebilecek en hafif şey, davranışların kusursuz olmadığıdır. Yerdeki mozaiklere ya da yataktaki değerli örtülere kusulmadığı zaman geğirilir, osurulur, her türlü gürültü çıkartılırdı.
Altı yüzyıl sonra, rahiplerden yemeğe vaktinde gelmelerini, ellerini yıkamalarını, en küçük bir gürültü yapmadan yemelerini ve "güvercin yöntemiyle", kadehlerini iki elleriyle tutarak ve sessizliği koruyarak içmelerini isteyen din adamı, Saint Benoît'ydı. Rahip, bıçağını sofra örtüsüyle değil, ekmekle silerdi. Bu uygulamalar laiklere ya da soylulara hiç yansımadı. Orta Çağ soyluları Pantagruel'vari yemekler sunarlardı; bunlara acıkmış halk katılır, bir kırıntı bulmayı umardı. Ancak 14. yüzyılın sonuna doğru bardak masada görünmeye başladı ve bıçak sadece batırmaya değil, kesmeye de yarar hale geldi.
1530 dolaylarında Erasmus, bıçağı kürdan gibi kullanmamayı ve kirli elleri elbiselerle silmemeyi önerdi. O çağda Floransalılar Fransızlardan daha ilerideydi ve 1558'de Mgr Giovanni Della Casa, bugün hâlâ geçerli olan bilgiler verdiği meşhur bir kitapçık yazdı. Ayrıca doğduğu yer olan İtalya'dan, çukur tabakların atası olan ve kaşık kullanımını başlatan "mazarin"leri getiren de Mazarin'dir. Çatal çok daha geç girdi ve 14. Louis döneminde ziyafetlerde kralın bizzat kendisi tarafından yasaklandı. Annesi Anne d'Autriche, yemeği ağzına götürmek için ellerini kullanmaktan geri durmazdı. Gümüş, porselen gibi diğer şık süslemeler daha geç, 18. yüzyılda ortaya çıktı ve çatal kullanımı da o dönemde yaygınlaştı.
1993 Şubatı'nda L'Écho des savanes'da yayımlanan bir kamuoyu yoklaması, sofradaki görgü kurallarının hâla girmediği bazı Fransız aileler olduğunu gösteriyor. Günümüzde Fransızların yüzde 3'ü lokantada peçeteye sümkürdüğünü, yüzde 16'sı sofrada okuduğunu ve yüzde 36'sı ağzı doluyken konuşmakta bir sakınca görmediğini itiraf ediyor! Bizim anketimizin de dikkat çektiği gibi, görgü kurallarının önemi hâlâ bazı Fransızlar için gündelik bir gerçeklikten çok bir tavsiye olmaya devam ediyor.
Cinsellik, yemek ve kimlik
Yemekleri ya da içecekleri "eril" ya da "dişil" diye tanımlamalarını istediğimizde, amacımız, yansıtıcı testten anlamlı, öznel bir fikir çıkarmaktı. Yine de, eril ya da dişil algılanmaları gibi muhtemel afrodizyak güçleri de, bilinçsiz ya da itiraf edilmeyen bir biçimde, gıdaların satın alınmasını ya da lokantada istenmesini belirleyebilir.
ERİL Mİ DİŞİL Mİ?
Öncelikle görüşülen herkese on altı besinden (içkiler dahil) oluşan bir liste verdik ve her biri için, erkekliği mi yoksa kadınlığı mı simgelediğini sorduk.
Cevaplar bizim hayalimizdekiyle örtüşüyordu (Tablo 24).
Viski, bira, kırmızı şarap, av etleri, kokulu peynir, kırmızı etler ve şaraplı sülün erkek. Pastalar, yoğurtlar, maden suları, süt ve salata ise kadın. Hamur işleri, kabuklu hayvanlar ve şampanya belli bir ikilem yaratıyor, seçmek zorunda kalınca daha çok dişi olsa bile (özellikle şampanya: yüzde 14 "eril"e karşı yüzde 41 "dişi"), onlara ikili simgeler yükleniyor ("hem o, hem öbürü").


VE NE ZAMAN KADIN İNİSİYATİF ALIR?
Daha ilginç, sıradaki soru hem bir modernlik göstergesi hem de rolle özdeşleşmenin göstergesi: Fransızlara bir kadının sofrada (mesela yemeğe davet ederek) ve aşkta inisiyatif almasını doğal karşılayıp karşılamadıklarını sordum.
Fransızların üçte ikisinden fazlası bir kadının akşam yemeğine davet etme inisiyatifi almasını doğal karşılıyor (Tablo 25) ve kadının yatakta inisiyatif almasının olabilirliği için ise oran daha da yüksek (Tablo 26). Savaşçı ve ev kadınıyla vücut bulan stereotip roller zamanı demek ki bitmiş. Tek istisna: Altmış beş yaşındakiler ve üstündekilerde, kadın inisiyatifinin lehine cevaplar, yatakta ya da sofrada fark etmez, yüzde 50'nin altına iniyor. Buna karşılık kadınlarla erkekler arasında, yemeğe davet konusunda, yatakta inisiyatifin tersine, önemli bir fark yok: Yatakta inisiyatif kadınlardan çok erkekler tarafından arzulanıyor (yüzde 65'e karşı yüzde 75).
Gençler arasında, bu konuda en açık olanlar sanılacağı gibi yirmi beş yaşının altındakiler değil, yirmi beşle otuz beş yaşları arasındakiler, onları da elli yaşına kadar olan ağabeyleri izliyor. Yani yirmi beş-elli yaş arasındakiler en ilerici kategoriyi oluşturuyor, oysa yirmibeşin altındakiler ve altmış beşin üstündekiler, farklı gerekçelerle kadın özgürlüğüne karşı çıkıyorlar.
AFRODİZYAKLAR
Son olarak, tabii ki, ünlü afrodizyak sorusunu atlayamazdık! Edebiyatta, özellikle erkekler tarafından değer verildiğine rastlanıyor. Peki bugün nedir durum? Tarçın, biber, yer mantarı ya da zencefil gibi bazı besinlerin afrodizyak erdemleri olduğuna inanılıyor mu?

Fransızların üçte biri bazı besinlerin afrodizyak erdemine inanıyor, ama yarıdan fazlası (yüzde 52) olumsuz yanıt veriyor (Tablo 27).
Erkekler hâlâ kadınlardan daha fazla inanıyor (yüzde 29'a karşı yüzde 34), özellikle de yirmi beş-elli yaş arasındakiler. Yirmi beşin altındakilerle altmış beşin üzerindekiler afrodizyakla pek ilgileniyor gibi görünmüyor. Kırsal kesimde de az ilgileniliyor (yüzde 22) ve Paris'te çok daha fazla ilgi görüyor (yüzde 49).
Bu tutarsızlık şaşırtıcı, çünkü otları, bitki özlerini ve diğer toprak ürünlerini ilaç olarak kullanmış olan popůler bir kültürün aksine gidiyor.

Yemek ve cinsellik sağlığın hizmetinde
Bazı besinsel tercihler hazdan çok sağlık endişeleriyle belirlenebilir mi? Rejimler nedendir? Günlük yiyeceği azaltmak mı yoksa cinsel ilişkiyi azaltmak mı daha kolaydır? Ve zayıflatıcı bir rejimin cinsel hayata etkisi nedir? Üç soru soruldu.
NEDEN REJİME GİRİLİR.
Zayıflatıcı bir rejim yapacaksanız, sağlığınızı gözetmek için mi, yoksa kendi kendinize ya da başkalarına hoş görünmek için mi yaparsınız?
Birinci sebep açık ara sağlık (yüzde 88), onu kendi kendine hoş görünmek izliyor (yüzde 73) (Tablo 28). Sadece yüzde 48'i zayıflama rejimini kendini başkalarına beğendirmek için yapıyor; belki daha zor itiraf edilir bir motivasyon için zayıf bir oran. Bu üç cevabı ayrı ayrı inceleyelim.
Sağlık için rejim kadınlar tarafından biraz daha fazla anılıyor, bu da ayrıca şaşırtıcı. Süslü Fransız kadını yoksa artık hijyenci mi oldu? Bu yanıt Fransız beslenme uzmanı Claude Fischler'in fikrinin aksini anlatıyor. Autrement dergisinde, kadında yemeği Eros'a ve baştan çıkarmaya, erkekte ise Thanatos'a ve kolesterolün sakıncalarına bağlıyordu. Buna karşılık diğer iki yanıt (kendine ve başkalarına hoş görünmek) kadınlara ve gençlere özgü.
Yirmi beş otuz beş yaş arasında belirgin bir çoğunluk rejimle baştan çıkarmayı bağdaştırıyor. Genel anlamda, zayıflatıcı rejim eğer ihtiyaç durumunda birçok Fransız'ın katlanmaya hazır olduğu bir sıkıntıysa da, itiraf edilen ilk gerekçelerin baştan çıkarmayla ilgisi yok. Daha kişiselleşmiş rejim yöntemleri ("psiko-rejim"ler) geliştirmeleri için beslenme uzmanlarını ve zayıflama merkezlerini ilgilendirmesi geren küresel bir sonuç.

KISITLAMALAR
Eğer sağlık nedenleriyle cinsel ya da besinsel hayatınızda kısıtlamalar yapmanız gerekseydi, hangisi sizin için daha kolay olurdu?
Çoğunluk kendini besinsel alanda kısıtlamayı kabul edebiliyor (yüzde 45), oysa sadece yüzde 8'i cinsel ilişkilerini kısıtlamaya hazır (Tablo 29).
Bu noktada, kadınlar kendilerini cinsel düzeyde yoksun bırakmayı daha çok kabul ediyorlar (yüzde 14'e karşı yüzde 21). Yüzde 12'sinin sağlıkları için gerekli olsa bile ne yemekten ne de cinsellikten vazgeçebildiğini belirtelim.
FORMUNU KORUMAK
Sizce, formda olmak için dengeli beslenmek mi, yoksa düzenli olarak sevişmek mi daha önemlidir?
Dengeli beslenme, 5'e 1 oranında açık ara önde gidiyor (yüzde 10'a karşı yüzde 55) (Tablo 30).
Dengeli beslenme özellikle kadınlarda (yüzde 60) ve yaşlılarda (yüzde 70) ezici bir üstünlük kuruyor. İşte bu gastrofil, aynı zamanda seksofobik kadınlar düzenli sevişmenin formunu korumak için gerekli olmadığını düşünüyorlar.
Sevişmenin gerekliliği otuz yaşından sonra azalıyor. Erkekler formlarını korumak için sevişmeyi o kadar reddetmiyorlar: Kadınların sadece yüzde 7'si reddetmezken erkeklerde yüzde 13'e çıkıyor.

Cinsel ya da besinsel eğitim
Fransızların erotizmdense lezzeti eğitmenin daha kolay olduğunu düşündüklerini görmüştük. Tedbir amacıyla, lezzetin eğitimini cinselliğin aleyhine kayırıyorlar mı diye merak ettik: Çocukların eğitiminde hangisi daha önemli: Besinsel eğitim mi, cinsel eğitim mi?
İnsanların neredeyse yarısı, cinsiyet ya da yaş farkı olmaksızın iki eğitim biçiminin de gerekli olduğunu düşünüyor (yüzde 47) (Tablo 31). Tekli seçimlerde besinsel eğitim cinsel eğitime 1'e 3 oranında üstün geliyor.
Erkekler cinsel eğitimde daha ısrarcılar (yüzde 8'e karşı yüzde 13 erkekler lehine) ve kadınlar da besinsel eğitim konusunda daha ısrarlılar (yüzde 32'ye karşı yüzde 38 kadınlar lehine).

Sonuçlar
İşte çalışmamızın sonuna geldik, artık birtakım sonuçlar çıkarabiliriz.
a) Her şeyden önce, beslenme ve cinsellik arasındaki ilişkiler üzerine otuz kadar anlamlı soru sorulabilmiş olması bizi bu araştırmanın geçerliliğine inandırdı.
b) Ben kendi adıma, bu çalışma daha önce benim anavatanımda yayımlandığı için, kendi vatandaşlarımla Fransızların verdikleri cevapları karşılaştırırken, her soruda ayrı eğlendim. İtalyanlara oranla Fransızlar yemek lehine verdikleri cevapların fazlalığıyla dikkat çektiler. Parisliler dışında Fransızlar yemeğe baştan çıkarma, haz, sağlık nesnesi ya da uzun bir seyahat bahanesi olarak bizden çok daha fazla değer veriyorlar. Çok yakın bir tarihte üçüncü bir örneklemle, bu sefer Britanyalılarla da karşılaştırabileceğim için çok sevinçliyim.
c) Cinsiyet ve yaşa göre dağılımlar anlamlı farklılıkları ortaya çıkarmamızı sağladı. Erkekler ve gençler, bütünün içinde cinselliğe daha yakın cevaplar verirken, kadınlar ve daha yaşlı insanlar daha çok yemek lehinde konuştular. Sofrada veya yatakta sürprizler olsun, egzotik yolculuklar olsun, kadın hazlarının hiyerarşisi hâlâ çok fazla besinlerin etrafında dolaşıyor. Önemli istisna: Bir tek sırlar, Fransa'da, daha çok yastığın üzerinde açılıyor.
d) Sosyal meslek kategorilerinde ise zanaatkârlar ve tüccarlar, ardından da serbest meslek adamları erotizme daha yakınlar. "Seksi en çok anlayan" bölgeye gelince, o da hiç kuşkusuz Paris bölgesi.
e) Tek bir teessüf, belki: Fransa'daki çalışmamızda, İtalya'da yapmış olduğumuz gibi görüşülen kişileri kilolarına göre sınıflayamadık. Onun için İtalya'daki anketin kısa bir yorumunu yapmak isteriz: Biraz kilo fazlası olanlar (5 ila 7 kilo fazla) normal kilolulardan daha iyi ya da denk, kilosu normalden en az beş kilo eksik olanlardan ise daha iyi bir cinsellik gösteriyorlar.
Bu sonuçlara iki açıklama getirildi: Bir yandan biraz yağlı olmak gerekiyor ki cinsel hormonlar oralara yerleşebilsinler; diğer yandan, hafif yuvarlakça olan varlıklar muhtemelen ehlikeyif, yaşamı oburca kemiren gurmeler oluyorlar, çok ince olan insanlar ise, en azından istatistiklerde, itkilerine, cinselliğe de yayılabilecek bir kontrol uyguluyorlar. İtalyanlar rejimleri eleştiriyor: Onları gerçekten zayıflattığı doğruysa da bir yandan da öfkeli kılıyor ve erotik neşelerini azaltıyor. Baştan çıkarmak için ince olması ve zevk almak için de biraz toparlak olması gereken bu kadınlara karşı merhamet uyandıran birtakım sonuçlar... Basbayağı şizofren bir toplumda yaşıyorlar.
Son olarak, bu çalışmanın nihayetinde, Fransızlara birkaç tavsiyede bulunma cesaretini gösterebiliriz. Öncelikle baştan çıkarmaları için güzel bir öneri: Fransızları kalpten yakalayın, ama midelerini unutmayın! Baylar, genç kadınları tavlamak için, Eros'u hatırlatın, incecik, dal gibi olun ve onlara küçük, güzel yemekler hazırlayın; erkekliğinizden bir şey kaybetmeden onları ocağınızın dibinde yakalarsınız. Bununla birlikte, gizli romantizminizi unutmayın ve eğer günün birinde bir aşk romanı yazarsanız, kadın kahramanın adı için tavlamak istediğiniz kızın adını kullanın, bu onun kalbine doğrudan gidecektir... Size gelince hanımlar, genç adamları baştan çıkarmak için küçük yemeklerinize biber, yer mantarı ve zencefil katın (önemli olan iyice inanmak!), güzel bir şişe ve av eti sunarak erkekliklerini okşayın, egzotik seyahat düşleri kurdurtun; kısacası, hem kalpleri hem ağızları tarafından iştahlarını tahrik edin: O iştahtan onlarda istemediğiniz kadar var. Nihayet, büyüklerinizi tavlamak için aşçılık kozlarınızı daha da artırın ve bu alanda sürprizlerinizi ve yaratıcılığınızı kullanın; bu, uzun bir ömrün teminatıdır. Klasikliğinizi, edebinizi gösterin, ama buna karşılık karnınız dümdüz, kalçanız çok sıkı değilse de komplekslerinizi unutun: Yuvarlaklığınızla tavlayacaksınızdır. Ve yine de rejime girmek istiyorsanız, "denge" kaygınızı hatırlatın, sizi cesaretlendireceklerdir.
Aradaki Bağ Zedelenirse
Doymak bilmez iştahlar: Bulimia ve cinsellik
Anoreksiden yüzyıllardır bahsedilir ve bu konu üzerinde bolca edebiyat yapılmıştır. Yıllardır iyileştirmeye çalışılır; bugün hâlâ biyolojik psikiyatri ve psikanalitik, sistematik ve zihinsel-davranışsal terapiler, bulimia hastalığı gibi bir şeyi uyandırmadan fenomene en uygun tedavi yöntemi arayışındalar, ama bunun en ciddi biçimi, zihinsel anoreksi, hâlâ endişe verici psikopatolojik bir tezahür olmaya devam ediyor.
On yıl öncesine kadar bulimiayla ya da şişmanlıkla anoreksiye göre çok daha az ilgileniliyordu, çünkü toplumsal olarak yerini saptamak çok daha zordu. İncelik estetiği hükmetmeye başlayınca işin rengi değişmeye başladı. Böylece, vücudunu çağımızın ideal görüntüsüyle uyumlu hale getirememekten dolayı, bulimia bunalımlarının katlanarak arttığına şahit olundu.
Buna paralel olarak, bunalımların ve sosyokültürel yoksunlukların ürünü olan bulimia, göç gibi sarsıcı olaylarla çoğalıyor: Belirsizliklerle dolu ve tanımadık bir dünyada göçmenler ve çocukları, belirgin bir nesnel neden göstermeden beslenme üzerine odaklanma eğilimine giriyorlar. Yeni ülkelerinin beslenme alışkanlıklarını benimsemeleri için yeni kuşağı eğitmek gerekli. Ancak torunlar kuşağında bu aileler kabul edildikleri ülkenin ortalama ölçülerine ulaşıyor ve üyeleri de normal bir kiloya geliyor.
Kadınların hem ince hem de faal olmasını isteyen toplumsal baskı, bulimia hastalığını körüklüyor. Amerikalı bir araştırmacı, Brett Silverstein, 1900'den 1980'e kadar kadın mağazalarında kadınlara sunulan modelleri inceledi. Kadın vücudunun değişimi gün gibi ortada. 1925 civarı çılgın yıllarda, kadınlar erkek gibi giyiniyordu ve ne kalçaları ne de göğüsleri vardı. Ardından 40'lı yıllarda göğüsle boy arasındaki ilişki azamiyi yakalamak üzere yükseldi. 60'lı yıllarda, kadın özgürlüğü hareketi yeniden kadın formatlarından vazgeçilmesini istedi.
Ve eğer başka bir araştırmacının da yaptığı gibi, 1960 ve 1980 yılları arasında seçilen Amerikan güzellik kraliçelerinin vücut ölçülerini incelersek, inceliğin estetiğine doğru bir eğilim açık olarak ortaya çıkıyor. Görüntünün varlığa üstün geldiği fetişist bir kadın vücudu yaklaşımını getiren reklam görüntülerini de unutmamak lazım. Fizyolojik ihtiyaçlarla toplumsal imaj arasındaki uyuşmazlığın artma sebebi budur.
Estetik konusunda, ayrıcalıklı sınıfa ait olmak doğuştan gelen bir hak değildir, gittikçe daha katı rejimler yaparak o sınıfı fethetmek gerekir. Yine de zenginliğin incelikle doğal olarak orantılı olduğu düşünülebilir. Aslında bütün çalışmalar, kadınların toplumsal düzeyi yükseldikçe diyetle de daha çok ilgilendiklerini ve pahalı enerjetik ve biyolojik ürünleri daha çok satın aldıklarını gösteriyor. Toplumsal ilerlemenin yol verdiği boş zamanlardaki artış, jimnastiğe daha çok zaman ayırma imkânı sağlıyor. Ve prensip olarak zenginler daha çok zaman, para ve enerji harcadıkları için çoğunlukla fakirlerden daha ince oluyorlar.
Bulimianın klinik yönleri
TEŞHİS
Bulimia fenomeninin sıklığını kesin olarak tahmin etmek zor, çünkü çoğunlukla sıradan bir açlık itkisiyle karıştırılıyor. Apfeldorfer'e göre, nöbetler halinde görülen bulimia -en sık rastlananı-, kadınların en az yüzde 30'unda var. Ama bu rakamın sadece yüzde 2,5'i kusmaya çalışıyor ve yüzde 2,7'si bağırsak yumuşatıcı ilaç alıyor. Ciddi vakaları bu kadınlar oluşturuyor. Yaşam kalitesiyle ilgili diğer hastalıklarda üzüntüyle depresyonun, panikle korkunun karıştırıldığı gibi, bulimia vakasında da normal gündelik olgular psikosomatik belirtiler olarak algılanıyor. Patolojik bulimia beş kritere göre teşhis edilebilir:
-
Sınırlı bir zaman içinde, büyük lokmalar yutmak ve sık sık yinelenen gıda düşkünlüğü dönemleri.
-
Besinsel davranışlarda kontrol kaybı hissi.
-
Kusma, bağırsak yumuşatıcı ve idrar söktürücü ilaç kullanma alışkanlıklarının ortaya çıkması, fizik egzersizleri yapmak.
-
En az dört ay içinde, en az iki kere oburluk döneminin gerçekleşmesi.
-
Aşırı ve kalıcı kilo ve fiziksel görüntü kaygısı.
Bu kriterlere göre Amerika'da en az bir milyon bulimialı olduğu tahmin ediliyor. Fransa'da iki yüz bin kadar olmalı.
KRİZ
Cenevreli psikiyatr Marc Archinard gayet güzel tanımlıyor; bulimia krizi, hastanın öncelikle yeme itkisiyle savaştığı, sonra da birdenbire kendini bu itkiye bıraktığı ateşli bir durumla belirir. Bulimialıların, kontrol iradesinin ve kabiliyetinin yok olduğu, zayıflamış veya yarı hipnotik bir uyanıklık halinde yemek yemeleri nadir değildir. Bu anlarda kendilerini ikiye bölünmüş gibi hissederler, kendi seyircileri gibi. Gececi bulimikler buzdolabını gece boyunca boşalttıklarını zaten ertesi sabah hatırlamazlar.
Christelle bir eczacılık öğrencisi. Kendini çalışkan, dürüst ve bilinçli, ama bulimik olarak tanıtıyor. Tipik bir 80'li yıllar maliyecisi olan babası, kendisi için esnek bir ahlakı olmakla birlikte, kızına karşı çok katı davranıyor. Takıntılı bir kişilik olan annesi ise ritüelleriyle meşgul olduğu için evden dışarı hiç çıkmıyor. Neredeyse özürlü, sürekli bir arkadaş ihtiyacı duyuyor. Yani aile içinde, hani kaçan kurtulur durumu var: Kimse onunla ilgilenmek istemiyor. Baba seyahatte, iki erkek kardeş ise kızlar ve derslerinden başka şey görmüyor. Annesinin bunalımlarının sonuçlarına katlanacak bir tek Christelle kalıyor; en çekingen olan, en az güzel olan, kanadı kırık kuş Christelle bir acı-üzüntü deposu haline geliyor.
Christelle'in gizli tutkusu şekerlemeler. Şekerlemeler, annesinin anlayacak halde olmadığı bir tatlılık veriyor kıza. Onlardan sınaî miktarda satın alıyor. Bazen kendini sınırlamayı deniyor ve batmış bir gemiden kurtulanlar gibi az yiyerek, satın aldığı miktarı azaltıyor. Sonra tekrar krizler onu yakalıyor ve daha eve bile girmeden arabasındaki bütün şekerlemeleri mideye indiriyor. Bir gün onları çöpe atmak için durmuş, ama sonra geri dönüp hepsini toplamış ve yemiş. Bunun gibi şeyler hakkında kendini cezalandırmak için bütün bir gün oruç tutuyor, bağırsak yumuşatıcı ilaçlar alıyor, daha nadir olarak da kendini kusturuyor.
Bu tarz beslenme düzensizliklerinde, hastayı oburluk ya da oruç gibi aşırı durumlara sürükleyen orta yol korkusudur. Yine de, Christelle'in asla obez hale gelmemesini sağlayan bu suç ve ceza ikilisi olmuştur.
Hatta bulimianın başında otuz beş kilo kaybetmiş. Christelle'in sorunu aslında çözmek için görece kolaydı: Antidepresan verdiğimiz bir psikoterapi yeterli oldu. Ama hassas kişilik yapısı bâkiydi ve bir ilkbahar günü, Christelle yine çalışma odama geldi.
Nişanlandığını söyledi ama gebeliği ve çocuğun gelişini kaldıramamaktan korkuyordu. Gelecekte olacak bu iki hadise eski korkularını yeniden ateşlemişti. Hamile kalma fikri, ölçüsüzce genişleyen vücut hayalini yüzeye çıkarmıştı. Üstelik, besinsel tutumunu altüst eden psikolojik sorunlar cinsel hayatına da yansıyordu ve güçlü bir ödev güdüsü olduğundan, hem kendini hem nişanlısını tatmin etmek için bütün gücünü harcıyordu. Onun nişanlısıyla fiziksel ilişkilerinde bir sorun yok, ama şekerlemeler için olan tutkusundan epey uzak; sadece onlar onu orgazma benzer bir hissiyata sürüklüyor.
Christelle suçluluk hissi olmadan bir zevk âlemine giremiyor ve kendini orgazma bırakmasını sağlayan yarı bilinçlilik halini yakalayamıyordu. Bugün daha dengeli ama hâlâ tam açılmadı. Christelle'in öz güvenini kazanması lazım. Ancak bu şekilde bulimiadan kurtulup duygusal ve cinsel hayatını düzeltebilir.
PSİKOLOJİK OLGULAR
Obezliğin olduğu gibi bulimianın da ardında çeşitli kişilik yapıları gizli:
-
Doymak bilmez ve arkaik orallik: Bulimia krizleri uyuşturucu olmadan uyuşturucu bağımlılığına benzer;
-
İtkisellik: Kleptomanlardaki ihtiyaca benzer, obsesif türde, bastırılamaz bir kendini tutamamazlıktır;
-
Manyaklık derecesinde bir zaaf: Monosemptomatiktir, yemekle sınırlıdır, simgesel anlamını da anlamak gerekir.
Don Juan tiplemesi, doymak bilmez bir orallik olan birinci kategori için mükemmel bir örnek. Noëlle Châtelet'ye göre çokşekilli orallik arketipinin somut örneğidir. Sürekli olarak arzusu tarafından kamçılanan Don Juan sofradan yatağa, sofra örtüsünden yatak örtüsüne geçer, her zaman tüketmeye hazırdır. Doymak bilmez cinsel iştahı bulimiaya benzer. Sadık hizmetçisi Leporello cinsel zaaflarından olduğu kadar beslenme marifetlerinden de yılmıştır: "Ah! Ne barbar bir iştah, ne büyük lokmalar! Sanırım bayılacağım."
Don Juan'ı tatmin eden tene tek alternatif, yatakta da sofrada da, artistik yüceltmedir. Çünkü ağız bir tek öpüşmek ve yemekler için yapılmamıştır, kelimeleri dolaştırmak için de yapılmıştır. Kelimelerin keyfi bazen en üstün ihtiyaçların yerini doldurabilir.
Klinik deneyler, asabi açlıktan şikâyet eden oral kişiliklerin sorunlarının çoğunlukla kilo fazlası ya da seks düşkünlüğü, kleptomani, alkolizm ya da kumar tutkusu gibi davranış bozuklukları şeklinde ortaya çıktığını doğruluyor. Günümüzde, bu kişilikler, bütün sağduyularını unutturacak kadar güçlü bir ihtiyacı karşılamak isteyeceklerinden, daha fazla AIDS'e yakalanma riski taşırlar.
Kilosunu kontrol etme ihtiyacı her zaman asabi açlığa ağır bastığı için tipik bulimia'ya obezliğin refakat etmesi enderdir. Dolayısıyla eğer yıkıcı davranışları teşvik eden psişik enerjileri -çoğunlukla çocukluktan gelen- tanımlamak istiyorsak, görünüş değişikliğinden çok yiyeceğe doymayan davranış biçimine dikkat etmemiz gerekir. Renate Göckel'in iki yıl boyunca psikoterapi uyguladığı bulimialı Anna K. vakası bunun için iyi bir örnektir. Bu tipte bir sürü kişilikte olduğu gibi, Anna da bir genç kızın saklanması gereken maskenin arkasına saklanıyor: Sevgi dolu bir kız, mükemmel bir eş, örnek bir çalışan; sürekli diğerlerinin takdirini arıyor. Hiperaktivitesiyle, ne iyi kanalize olmuş bir agresiflik ne de cinsellikle ifade edilebilen epey aşırıya kaçan tutumunu telafi ediyor.
Bulimialı kendi içinde bir kara delik gibi kişiliğinin şeytansı bir görünüşü olarak algıladığı gerçek doğasını korumak istemekten vazgeçemez. Bunalımları başlatan da bu imkânlar olmadan aşırı ölçüde durumu kontrol etme ihtiyacıdır. Cinsel alanda da bulimialı "hayır" demekten korkar: Terk edilme ya da olumsuz yargılanma korkusu onu her tür sıkıntıya katlanmaya iter. Bulimialı hem yiyeceğe hem de başkalarının kendisinde oluşturduğu imaja bağımlıdır.
Bulimia vakasında açlık krizlerinin simgesel anlamı her zaman aranmalıdır. Şunları belirtiyor olabilirler:
-
Duygusal bir boşluğu doldurma ihtiyacı;
-
Korkuyu, korkutucu hale gelmeden sakinleştirme ihtiyacı;
-
Söylenecek lafın yıkıcı özelliğinden ürküp ağzı tıkama itkisi;
-
Cinselliğin yerini gıdayla doldurmak;
-
Kadın kimliğinin reddi ve kişiliğin fallik ve dışbükey bileşeninin bulimia yoluyla elde edilmesi.
Renate Göckel'in iddiasına göre cinsellikte bu kadınları en çok korkutan, kendilerini bütünüyle eşlerine bırakmak. Oysa bulimia çoğunlukla itkiselliğe ve kendi üzerindeki baskıları kaldırmaya eşlik eder. Nemfomani krizleri açlık krizleriyle dönüşümlü oluyor ve meselenin düzensiz beslenmeden çok psişik bir sarsıntı olduğu kesinleşiyor. Zaman ve mekânsal kategoriler krize giriyor ve yerlerini sadece anın aciliyetine bırakıyorlar. Takıntı, "şimdi ya da asla" diye tanımlanabilir.
Odile dört yıldır arkadaşıyla çıkıyor ve tatmin edici bir cinsel hayatı var; sadece, sevişirken başka erkekleri düşlüyor. Yirmi beş yaşında, üç ay içinde evlenecek ve sürekli aynı erkekle yatması gerektiği fikri onu perişan ediyor. Gün içinde başarılı bir hastabakıcı, geceleri yemek yemek için kalkıyor.
Evlerinde oturduğu ebeveyni buzdolabına kilit vurmuş ama Odile kendine ikinci bir anahtar yaptırmış. Krizden sonra, kusana kadar uyanık kalıyor; hatta parmaklarını boğazına sokmadan kusabilmek için bir teknik bile geliştirmiş. Kilosunu bu şekilde barbarca kontrol etme yolu sayesinde ince ve cazip kalmayı beceriyor.
Çocukluğunda dışkılarıyla oynamaya başladığı zaman bir pediatriste götürmüşler. Oysa bir psikoloğa göstermeleri gerekirdi. O zaman psikolog Odile'in annesine, bu "tatsız" oyunların fazla az şefkatli ebeveynin dikkatini çekmek için oynandığını açıklayabilirdi. Ve eğer, sırf hijyenik sebepler yüzünden ona dokunmamak yerine biraz daha fazla sarılsalardı, peşinden gelecek bir sürü sorunu engellemiş olurlardı. Aslında bugün, Odile geceyle gündüzü, yemekle seksi birbirine karıştırıyor. Eril boşalması gündelik bir aktivizme dönüşüyor ve bizden yardım istediği sayıklar hali uzun dönemli bir terapi projesinin hazırlanmasını zorlaştırıyor. Krizlerinin kökeninde tam da bu ivediliğin olduğunu anlatmaya çalışıyoruz.
Müstakbel kocasıyla bütünüyle aynı biçimde hareket ediyor. Ona hayran ama cinsel olarak çekici bulmuyor. Onu öpemiyor: Odile için ağız, tıka basa doldurmak ve kusmaktan başka bir işe yaramaz. Onun yerine, güven, okşama ve kendini gebe hissetmek için de bir çocuk istiyor. Müstakbel çocuğun ufkunda beliren sıkıntıları görüyorum; daha şimdiden anoreksi sorunlarıyla muayene olmaya geleceği günü hayal edebiliyorum. Belki de Odile'in, yaşamın üzerine kurulduğu telafi zincirini fark etmesi için bu noktaya gelmesi gerekecek: Yemeğin yerini tutan çocuk, cinselliğin yerini tutan yemek, doyurulamaz bir nostaljisi olan anne sıcaklığının yerini tutan cinsellik.
En başta besinsel işlevler bir telafi görevi görse de zamanla bir kölelik haline döner. Yaşam iyi günler -normal yenen- ve kötü günler -açlık krizlerine tutulunan- olarak ikiye ayrılır. Açlık ve sonra kusmalar, gizli takıntılar haline gelir. Çark bir kere dönmeye başladı mı mekanizma bir daha durmaz. Kumar düşkünlerinde olduğu gibi, bulimialılar da geçerli olan tek kuralın "ya hep ya hiç" olduğu mazoşist bir orjide azaplarını sonuna kadar çekmek zorundalar. Çünkü bulimialılar duygularından çekinirler: "Eğer hislerimle hareket etseydim sonunda asosyal olurdum" diyor Odile. Kararsızlık içinde, başkalarının ihtiyaçlarıyla meşgul olması ya da bir parça yiyerek kendini tatmin etmesi gerekiyor.
Yemek aynı zamanda sinirleri yatıştırmaya da yardım eder. Anne K. bu işlevin semptomatik bir epizodunu anlatıyor. Bir arkadaşına kahve içmeye davet ediliyor ve ev sahibinin sürekli kendisini eleştirdiğini düşünüyor. Tepkisel olarak üç dilim pasta yiyor. Ardından "kendisine rağmen" kahve fincanını deviriyor ve yeri temizlemeye başlıyor. Eve döndüğünde, aptalca davranışlarından kendini suçlu hissettiği için yemiş olduğu üç dilim pastayı unutup yiyeceğe saldırıyor. Ardından kusuyor ve kendini yeniden suçlu hissediyor. Cinsel hayatından bahsedecek olursak, Anne orada da rahatsız. Çok nadir orgazm olabiliyor, o da ancak biraz içkiliyse. Aldığı keyif sevgilisine oranla çok sınırlı: Kendini bırakırsa aşağılanacağını düşünüyor. O zaman her şeyi kendine yasaklıyor: Fazla arzu olmasındansa hiç olmasın daha iyi.
İtkilerine hâkim olma yetilerini kaybettikleri için bulimialılar sonunda kendileri için çok az zaman ayırır hale gelirler. Boş zamanı, bunaltıcı bir alan ve çılgınca yemek yiyerek doldurmak gereken bir boşluk olarak algılarlar. Kendini kontrol etmek ve kendine hâkim olmak arasındaki büyük farkı daha önce açıklama fırsatı buldum. Anoreksikler gibi bulimialılar da kendi "iç"lerine hâkim olamadıkları için dışarıdan ve gönüllü bir kontrol uygulamayı denerler. Çoğu, bunalımlarını temizlik yapmak gibi obsesif alışkanlıklarla telafi etmeyi dener. Bu insanlar çoğunlukla toplumsal bağlamlarının içine gayet iyi girmiş ve "önce ödev, sonra keyif", "komşular ne düşünür", "her kötülüğün başı işsizliktir" türünden mesajları bütünüyle içlerinde yaşarlar. En çok, lüzumsuz gördükleri oyunları aşağılarlar; çünkü, ilkesel olarak, olması gerektiği gibi bir çocuk yararlı işler yapan çocuktur. Psikanalist Wolf Schmidbauer, toplumsal nitelikli faaliyetleri tercih eden bu bulimialı kategorisini tanımlamak için "asistansiyel sendrom" tabirini kullanmıştır. Eğer bu kişilerin çocukluklarını biraz karıştıracak olursak, şefkatini kaybetmekten korktukları için hiçbir zaman annelerine karşı çıkamadıklarını görürüz.
Ve anne sevgisini ya da kimbilir, koruyuculuğunu kazandıklarına dair yanlış inançları, daha ileride hayatlarına ağır bir biçimde yansır.
Bulimia çoğunlukla panik ataklar gibi geri dönüşlü bir biçimde ortaya çıkar. Açlık krizleri özellikle öğleden sonra ve akşam vakitleri üst üste gelir, ama o veya bu yemeğe kapılmak kişiden kişiye değişir: Monomanyaklar -özellikle çikolata yiyen- ve her şeyi yiyenler vardır. Her şeyi yiyenler asıl daha ciddi vakaları oluştururlar. Açlık krizi, kendilerini cezalandırdıkları kadar doldurmalarına da sebep olur ve bazı bulimialıların zayıf karakterli insanları aşağıladıklarını sık sık görürüz: Bu da bir mazoşizm belirtisidir. Bulimialılar âşık olduklarında kukla muamelesi görmeye razı olurlar.
Kusmalar, içerdikleri şiddetli aciliyetle birlikte, açlık krizinin ya da ona son verme yolunun dengi olarak algılanabilir. Bazen mekanizma oto-erotik bir şekil alabilir. Parmakları ağıza sokmaktan duyulan utanç, mastürbasyonun ortaya çıkartabileceği hislerle karşılaştırılabilir. Ama kusmalar, açgözlülüğün sebep olduğu utancın kefaretini ödeme yoludur.
Bu son sembolik duruma epey sık rastlanır; çünkü, Michel Balint'in "oknofil" kişilikleri gibi (dışsal riskleri göze almaktansa kendi içlerindeki dengeyi kurmaya çalışan tipler), bulimialılar da dengelerini yemeğin içinde bulmayı umarlar. Başka bir deyişle, tatminsizlik onlara göre kendi kendilerinin dışında olanların halidir, oysa mutluluk, az da olsa, "içeride" durmaktadır.
Bulimialı kadınların cinsel hayatı
Daha önce de gördük, bulimia kadınlarda erkeklere oranla ten kat daha fazla ortaya çıkar. Bu sebeple de, kadınların cinsel geçmişleri ve bu geçmişin beslenme alışkanlıkları üzerindeki etkisi üzerine klinik çalışmalar bulmak daha kolay.
Bilimsel literatür genelde çocukluk döneminde maruz kalınan cinsel tacizlerle yetişkin yaştaki bulimia arasında bir ilişki olduğunu onaylıyor. 1980'de, Karen Beckman'ın incelediği üç yüz kırk bulimialının hiçbiri aile içinde cinsel sorunlar yaşamamıştı, ama önemli bir oran, aile ortamı dışında cinsel tacize uğramıştı. 1989'da, Dr. Sloan'ın yönetiminde bir araştırma grubu, çalışmalarının nesnesi olan bulimialıların ve ciddi anoreksiklerin yüzde 39'unun geçmişte cinsel tacize uğradığını ortaya çıkardı.
Kendini cinsel tacizleri incelemekle sınırlamayıp aile atmosferini de hesaba katan G. Waller'ınki gibi daha yakın tarihli çalışmalar kendine saygının ve aile içindeki duygusal alışverişlerin önemine işaret ediyorlar: İki fenomen de, özellikle ikincisi, cinsel taciz kurbanları gibi besinsel patolojilerden mustarip kişilerde de yoklar. Bunun ötesinde, bulimialılar, yeteri kadar direnmedikleri için kendilerini suçlayan cinsel tacize uğramış çocuklarla aynı suçluluk hissini taşırlar. Bulimia vakasında, tacizci rolünü yemek üstlenir. Sonuç olarak, cinsel taciz ve besinsel patoloji arasındaki bağın çizgisel bir nedensellik ilişkisi değil, dairesel bir etkileşim olduğu anlaşılıyor.
1942 yılında kırk bulimialı üzerinde yapılan bir araştırma sayesinde, G. Waller cinsel taciz ne kadar erken yaşta başa gelirse bulimia krizlerinin ve kusma seanslarının da o kadar önem kazandığını keşfetti. En ciddi vakalarla, cinsel taciz on dört yaşından evvel, tekrar edilerek ve hep ailenin aynı üyesi tarafından yapıldığında karşılaşılıyor. Bu tip vakalarda, yerken ve kusarken yenen ve çıkartılan şey gıdadan çok travmatik deneyimdir. Bu çalışmalar, anoreksiyle bulimia arasındaki ortaklığın keyfi olduğunu da onaylayacaktır. Phyllis Lacey'e göre bulimialılar, alkolden, uyuşturucudan ya da seksten yakalarını sıyıramayan kişiliklere çok benzerler. Yani bulimia beslenmeden çok bir davranış patolojisi olmalı.
Yetişkin yaşta cinsellik analiziyle de bu zaten kanıtlanıyor. A. M. Haymes'in bir çalışmasına göre, bulimialılar cinsellik ve beslenmeyle ilgili olarak aynı itkisel davranışı sergiliyorlar. Yemek yemek sanki sakinleştirici almak gibi: Sakinleştiriyor ve kendi cinselliğinin utancını saklıyor. Bazıları bulimia krizleriyle, cinsel ilişkiler ve mastürbasyon yoluyla mücadele etmek istiyor. Böyle bir vakada, tam da zevk almayı sağlamak yerine ihtiyacın aciliyetini susturmak eğilimindeki asabi açlıkta olduğu gibi, cinsel ilişkinin erotik hiçbir hedefi yok. Bulimialı, besinin besinsel olmayan işlevleri (BBOİ) ve cinselliğin cinsel olmayan işlevleri (CCOİ) arasında salınırken yaşamı anlamını yitiriyor. Kimliği de bundan etkileniyor; bazı yazarlar bulimialı kadınlarda eşcinsellik oranının yüksek olduğuna işaret ediyorlar.
R. H. Striegel-Moore'un lezbiyen bulimialılar üzerinde gerçekleştirdiği bir incelemeye göre, bu kadınlar diğerlerine oranla daha fazla asabi açlık krizlerine yakalanıyorlar ve daha nadir rejim yapıyorlar: Onlara göre dişi güzelliğinin kuralı aslında toplumsal kültür içinde erkek üstünlüğünün ifadesinden başka bir şey olamaz ve buna uymaya tahammül edemiyorlar.
Eğer bulimialı kişiliklerin cinsel yaşamı bu denli az tatminkâr görünüyorsa, bunun sebebi gelişiminin farklı anlarında frenlenmesidir. Cinsel problemlere sebep olan kuşkusuz bu açlık krizleri değildir; daha çok, kendine saygı eksikliği ve kendi vücudu hakkında edinilen olumsuz yargıdır. Bulimia vakalarında en gelişmiş terapi yaklaşımları diyeti ikinci plana atar ve vücut bakımıyla psikoterapi üzerinde yoğunlaşır.
Bizim araştırmamız
Véronique Jagstaidt geçtiğimiz günlerde Cenevre'de bulimialı kadınlar üzerinde bir araştırma yürüttü. İncelenen örneklem altmış hastadan oluşuyordu: Otuz bulimialı ve kontrol grubu için de otuz sağlıklı kadın. İki grup da aynı yaş ve aynı sosyokültürel düzeydeki deneklerden oluşuyordu. Besinsel Tutum Skalası (BTS) ile Cinsel Tutum Skalası'nı (CTS) karşılaştırdığımızda, oto-erotizmin etki alanı iki grupta eşit olsa da, bulimialı ailelerde epey baskıcı bir tutumun ortaya çıktığını anladık. Bu kadınların cinsel eğitim almış olduğu birkaç vakada, kadınlar bu eğitimi yaralayıcı bir hadise olarak hatırlıyorlar.
Bulimialıların grubunda, kontrol grubuna oranla iki kat fazla cinsel tacize rastlanıyor: Bulimialıların yüzde 10'u babalarıyla ensest yapmış olmanın ağır yükünü taşıyor, yüzde 20'si birkaç istenmeyen ilişkiyi itiraf ediyor. Çocukluk sırasında teşhircilerle ve sübyancılarla ilişkiler oldukça sık.
Bulimianın güçlü bir cinsel anoreksiyle birlikte yürüdüğünü başka analog araştırmalar da tasdik ediyor: Arzu çoğunlukla yoktur ve hasta sanki kendisinin seyircisiymiş gibi cinsel ilişkilerini dışarıdan yaşar.
Bahsetmiş olduğumuz bilimsel literatürün akılda kalacak genel yönelimleri hangileridir?
-
Sırayla birbirlerinin yerini alma eğilimindeki besinsel bulimiayla cinsel bulimia krizlerinin dönüşümü, bir tek "çoklu-bağımlılık" denen kategori içinde doğrulanıyor. Vakaların büyük çoğunluğunda, bulimialı kadınların fakir bir cinsel hayatı var ve duygusal ilişkiye karşı belirli bir kayıtsızlık gösteriyorlar.
-
Bugün psikoloji, Hilde Bruch'ün daha önce ileri sürdüğü gibi yetişkinlerin besinsel patolojileriyle gelişme döneminde meydana gelen oral bozukluklar arasında doğrudan bir ilişki olduğu hipotezini terk etme eğiliminde. Ve tam tersine, bu kadınların hem kendileriyle ve kendi bedenleriyle hem de ötekiyle ilişkilerinde doğru mesafeyi koymalarını engelleyen sebep, kişisel etkileşim patolojilerinde ve bedensel, duygusal ve cinsel yakınlığın yanlış gelişmesinde aranıyor. Philippe Jeammet bunları yeni bağımlılık türleri arasına kaydetmekte bir sakınca görmüyor.
-
Bulimialı hasta kadınların biyografisinde bu denli cinsel tacizle karşılaşmamızın sebebi hayır demeyi bilmemeleridir. Çok fazla "iyi yetiştirilmiş" ve en iyisini yapmak isteyen müstakbel bulimialılar, çocukluklarını anne babalarına yaranmakla geçirirler. Anne sevgisine o kadar bağlıdırlar ki redde karşı çıkma tecrübesini asla yaşamazlar: Buna yapıcı "hayır" denir. Bu küçük kızları cinsel tacizciler için kolay avlar haline getiren, yetişkinler tarafından sevilme ve onaylanma ihtiyaçlarıdır. Ve eğer taciz aile ortamında oluyorsa, bu tam da kişisel özerk alanların oluşmasını engelleyen patolojik aile yüzündendir. Bu tip ailelerde sık sık alkolizme rastlanır ve bilindiği gibi, alkolik anne babaların çocuklarının üzerinde bariz bir yıkıcı etkileri vardır.
-
Alkolik anne babaların tutumu, çocukları tarafından çarpıtıcı bir ayna ve kendi sınırlarını kötü denetleme örneği olarak algılanır. Bu yüzden bir tek cinsel gelişmeleri değil, bütün psişik oluşumları zedelenir. Doğal evrim sırasında, küçük kız anneye bağlılığından sıyrılmak için babasına yaklaşarak Oedipus üçgenini yaratır. Babasının dizlerinin üzerinde oynamaya giderek (ya da babasının yerini tutacak birinin) ve onunla evlenmeyi düşleyerek, küçük kız annenin mutlak kudretini sarsar: Yetersiz olarak algılanan anne, sonunda fallik annenin yerini alır. Baba kimliğiyle anne kimliği arasındaki bu gidiş geliş, olgunlaşmayı sağlar. Anneyle ortakyaşarlık (sembiyotik) tarafından önü kapanacağı için başka türlü olgunlaşmaları mümkün değildir. Bu arada, baba evde olmadığı zamanlarda, ya da daha kötüsü küçük kızın kışkırtmalarına izin vermediğinde, ya da hatta bundan faydalanmaya kalktığında, küçük kızın sınırlarını algılamasında bir karışıklık ve dengesizlik yaratmaktan başka bir şey yapmış olmaz. Ve bulimialı hastalarda asabi açlığı ortaya çıkaran da tam anlamıyla sınır patolojisidir.
Yani, bulimia besinsel bir patoloji olmaktan çok, düzenle düzensizlik arasındaki dönüşümün patolojik olarak işlevsizleşmesi olarak kabul ediliyor. Ve yine bu sebeple rejimden başka bir şey önermeyen tedaviyi yüzeysel buluyoruz. Daha modern olan plürifaktöryel yaklaşım, psikotropik ilaçlar, birey ya da grup psikoterapisi ve vücuda yaklaşımı içeriyor. Ancak kendilerini algılamaları, yani kendi vücutlarını ve kişiliklerini algılamaları teşvik edilirse besinsel sorunun çözümü için bir şeyler yapılabilir.
Profesör W. Vandereycken'in Brüksel yakınlarındaki Louvain kliniğinde denediği ve bizim de Cenevre'de uygulamayı düşündüğümüz metot kesinlikle klasik değil. Niyetimiz, geleneksel terapilere, hastaların birbirlerini geçmiş ve şimdiki cinselliklerinin anlamı üzerine sorgulayacakları bir düzine grup terapisi eklemek. Bu çekici bir formül; çünkü daha önce de gördüğümüz gibi, besinsel dengesizlikleri kışkırtan çoğunlukla cinsel meselelerdir.
Obezlik ve cinsellik
Şişmanlama korkusu en genç olanların bile hayatını zehir ediyor. 3064 İsviçreli öğrenci arasında yapılan bir ankete göre, erkeklerin yüzde 38,5'i ve kızların yüzde 53,6'sı kilolarına dikkat ediyor. Kızların yüzde 20,5'i ve arkadaşlarının da yüzde 8,5'i rejim yaptıklarını belirtiyorlar. Gençlerin güzel ve dertsiz olduğunu kim hâlâ söyleyebilir? Yaşla beraber durum daha da kötüye gidiyor. Doktorların tehditlerine (kalp ve damar komplikasyonları tehlikesi) ve sosyologların tehditlerine (şişman olmak çekicilik konusunda bir handikap yaratır) karşısında, en sağlam olanlar bile kırılıyor, bir cimnastik kulübüne yazılıyor ve rejime giriyor. Rubens'ın Üç Güzel'i ve Renoir'ın Yıkananlar'ı hâlâ müzelerde hayranlıkla temaşa ediliyor ama onlara benzeyenlerin kaderi oldukça farklı.
En dikkatsiz okuyucunun bile BMI'den, şişman mı, normal mi, yoksa sıska mı olduğumuza karar veren şu formülden bahsedildiğini duyduğu noktadayız. Bizim zengin toplumumuzda kilo fazlalığı ve bazen obezlik ağır basıyor. Gerçekten kilo fazlası olanların üzerine, kiloları normal olduğu halde zayıflamak istediklerini bildiren, Avrupalı kadınların yüzde 26'sını da eklemek gerekir. Neden zayıflamak isteniyor? Sağlık nedenleriyle (yüzde 94), beğenilmek için (yüzde 61), iş hayatında başarılı olmak için (yüzde 40). Bütün bu rejim delilerini tatmin etmek için herkes anında beslenme uzmanı oluyor, termal tedavi merkezleri açılıyor ve bütün televizyonlar kendilerini bu konuya adıyor.
Bu bölümde, erotizmle obezlik arasındaki bağı inceleyerek, biyolojik etkenler yüzünden obezliğin yarattığı cinsel problemlerle, sonra duygusal ve cinsel sıkıntıların sonucu olarak obezlikle ve nihayet rejimlerin sebep olduğu cinsel sorunlarla ilgileneceğiz. Ama farklı obezlik tiplerini anlamak için -obur, açgözlü, pasif- öncelikle tarih, sosyoloji ve psikoloji parkurlarını koşmak ve bu disiplinlerin gıdaya, besinsel güdüye ve vücut imajına verdikleri önemi anlamak gerekiyor.
Toplumsal imaj
Le Sexe dans l'histoire'ı yazan Reay Tannahill gibi tarihte obezliğin bir değer olarak algılandığı dönemler olduğunu iddia eden yazarlar nadirdir. Hiç değilse birisi için "ağırlığınca altın eder" tabiri kullanılmaya devam ediyor, ki bu Ağa Han için cuk oturuyor. Genel anlamda obezlik sürekli eleştirildi. Katı Spartalıların şişmanlara karşı en ufak bir hoşgörüsü yoktu, Atinalılar da şişmanlığı hiç takdir etmiyorlardı ve Sokrat formunu korumak için her sabah dans ederdi. Romalılar çok yiyenleri öyle algılıyorlardı ki, vomitorium'u icat ettiler. Orta Çağ'da, basit toplumsal kınanmadan ilk günaha götüren adım neşe içinde atıldı. Daha önce gördük, bu noktadan sonra şeker ahlaksız bir madde haline geldi. Keşişleri zengin bir yemekten alıkoymayan şey, bunu da görmüştük: Yakın tarihli bir çalışma onlara beş bin kalori getiren bir yemeği ortaya çıkarıyor. Tarihteki dönemlere göre inişli ya da çıkışlı, gıdaya hâkim olma erdemlerine verilen değer artıyor. Son birkaç on yıldır, şair Ogden Nash'ın "Amerikalıların takıntısı" dediği şey ortaya çıkıyor: Yaşam rejimi yapmak.
Şişmanların toplumsal dağılımları üzerine yapılan araştırmalar benzer sonuçlar veriyor. M. E. Moore'un ve yardımcılarının New York'ta, yetişkinler arasında yaptığı bir çalışma dişi obezliğin, en düşük sosyal sınıflarda yüksek sınıflara oranla yedi misli fazla olduğunu gösteriyor. A. J. Stunkard'ın Amerika'daki okullarda yaptığı bir diğer araştırma da bu eğilimi tasdik ediyor: Fakir ailelerin kız çocuklarında yüzde 29 obezlik varken zengin ailelerde neredeyse yüzde 3. Fark daha az olsa bile, erkek çocuklarda da durum aynı. Almanya'da yürütülen analog bir çalışma bize farklı ve orijinal bir yanıt getirdi: Orada obezlik, toplumsal düzeyi az gelişmiş kadınlarda yine yüksek, ama erkeklerde, en zenginler en şişman oluyorlar. Sanki Alman toplumsal uzlaşması kilo, iktidar ve prestiji birbirine bağlıyor gibi.
Aynı olguya bazı Üçüncü Dünya ülkelerinde de rastlıyoruz. Buna karşılık, Batı'nın her tarafında obezlik bariz bir toplumsal yetersizliğe denk düşüyor. Yirmi ve otuz yaşları arasında dokuz bin kişi üzerinde gerçekleştirilen başka bir Amerikan çalışması, orta halli bir kökenden gelen insanların, daha rahat bir ortamdan gelenlere oranla iki misli fazla obez olma olasılığı olduğunu gösteriyor. Kadınlarda bu oran bire üçe çıkıyor. Ve diğer kategorilere göre, el emeğiyle çalışanlarda daha fazla obeze rastlanıyor. Ayrıca, ince kadınların kariyer yapmaları için şişmanlardan daha fazla imkânı olacaktır, ama küçük bir çekince var: İnce olanlar salt çekici oldukları için başarılı olmuyorlar, onlar daha hırslılar ve bu sayede ince kalabiliyorlar.
Her yedi yılda bir, yaklaşık bin Bostonlu genç üzerinde yapılan bir çalışma sayesinde, şişmanların sadece fakir, az eğitilmiş ve çoğunlukla yalnız yaşayan kişiler olduğu kanıtlanmadı, aynı zamanda ilk işlerini bulma şanslarının incelere oranla erkeklerde yüzde 5, kadınlarda yüzde 10 daha az olduğu da gözlemlendi. 12.537 İngiliz üzerinde yapılan başka bir çalışma şişman kadınların ve küçük adamların kariyerlerinin başında daha düşük ücretler aldığını onaylıyor. Televizyonda da iri kadınlar erkek meslektaşlarına göre daha ciddi bir ayrımcılığa maruz kalıyor. Araştırmacılar düzenli olarak ekranda görünen 221 tiplemeyi incelediler: İnce erkeklerin oranı, kadınlarda yüzde 69,1'e karşı yüzde 17,5.
Sonuç: Eğer şişmansanız ve televizyonda kalıcı olmak istiyorsanız, erkek olmanızda fayda var.
Neden şişmanlanıyor?
Obezlerle dalga geçmemek gerekir, çünkü çektikleri sıkıntı gerçektir. Modanın incelik olduğu bir dünyada şişman olmak, egoyu sarsabilecek özbeğenisel yaralar açar. Kendileriyle dalga geçtikleri zaman bile kendilerini derinden kötü hissederler. Şunlar yanlış anlaşılıyor: Zaaflı ya da tembel olarak algılanıyorlar; aslında "sınır vaka" ya da borderline dediğimiz kişilikteki bireylerde rastladığımız, deliliğe epey yakın ani heyecanla dolu sezgileri güçlü kişilerdir. Peki o zaman, aksi yönde toplumsal baskı olduğu halde neden obez oluyorlar diye soracaksınız bana. Beslenme uzmanlarına göre başlıca sebepler, besinsel davranış bozuklukları, metabolik ve iç salgı bezleriyle ilgili sorunlar. İşte en bilindik sebepler:
-
Her şeyden önce biyografik sebepler var. Yaşın ilerlemesiyle birlikte kilo alma eğilimi olduğunu unutmayalım. Avrupa'da, elli iki yaşında bin kadında kilo kontrolü üzerinde yapılan araştırma, kadınların yirmi ile elli yaşları arasında ortalama 10,6 kilo aldıklarını gösterdi. Bunun başlıca sorumluları gebelik ve hormonlar, boşanma ve yas daha ziyade zayıflatıyor.
-
Kalıtsal etkenler de aynı ölçüde önemli. Örneğin bazı insanlar özellikle şekere karşı hassastırlar. Yine daha önce görmüştük, bu kalıtsallık daha çocukluktan itibaren vardır ve yeni doğan çocukların biberonlarına asılma hızlarından anlaşılır: Normal anne babaların çocukları kararında şekerli mamaları, şekerle doldurulmuş olanlara göre daha büyük bir şevkle yerler, oysa obez anne babaların çocukları çok şekerli sıvılara daha büyük bir sevinç gösterirler. Aynı şekilde, yetişkinlerde, normal biri glükoz lapasına ani bir tiksinti gösterirken, patolojik bir obezin tepkisi kendini çok daha geç gösterir.
-
İç salgı bezleriyle ilgili sorunlar obezlik vakalarının sadece yüzde 1'inden sorumludurlar. Buna karşılık metabolik sorunlara (diyabet, hipotiroidi ve Cushing sendromu) sık rastlanır. Obezler de kalori konusunda eşit değildir. Birçoğu yediği şeyleri obez olmayanlara göre daha zor yakar. Bu bozukluk muhtemelen genetiktir, hatta bazı yazarlar "ekonomi geni" diye bir genden bahsediyorlar (thrifty gene). Bu metabolik bozukluklar bazı araştırmacılara önemsiz görünüyor ama günde iki yüz üç yüz kalorilik bir açık oluşturuyorlar. Böylesi bir handikap yılda ondan fazla kilo almaya sebep olabilir.
-
Yenilen yiyeceğin miktarı tabii ki önemsiz değildir. Obezler çoğunlukla yemekten ziyade midelerini tıka basa doldururlar. Bu konuda gurmeler ve gastronomlardan ayrılırlar. Onlar aşırı gelişmiş tat duyularıyla donanmış estetlerdir ve muhabbetin olduğu kadar sofranın da tadını çıkarırlar.
-
Fizyolojik dengelemin "çıktıları" azaltılırsa ve aynı miktarda yemek yemeye devam edilirse de obez olunabilir. Bunun tipik örneği, yaşları ilerledikçe sportif faaliyetlerini azaltan sporculardır.
-
Ortalama nüfustan daha hızlı yedikleri gibi, obezler daha fazla da yerler. Oburluk ve asabi açlıktan mustarip erkekler kadınların uyguladığı şeyleri nadiren yaparlar (kusma, bağırsak ilacı) ve sonunda obez olurlar.
İşte, genelde, bu sebeplerle şişmanlanıyor. Bu psikolojik nedenlere, patolojik obezliğe sebep olan yedi tane daha eklemek gerekiyor. Bu sebeplerin hepsi, başkalarına bağımlılık ve özerklik arayışı arasında bocalayan obezlerin çok iyi bildiği, duygusal mesafeyi doğru kurma arayışına bağlı. Yakınlık üzerine yazdığım denemede, Stern'in önerdiği "empatik ussallık" (attunement) kavramında ısrar etmiştik. Başlıca davranış bozuklukları şunlardır:
AKTİF OBEZLİK
Hızlı kilo artışının sebebi, oburluktan ya da açgözlülükten olsun, fazla yemek yemektir. Ergenlik çağındakiler için yazılmış bir kitap olan Mini Hocker se shoote'ta -dizisi de çekildi- bu mekanizmaya iyi bir örnek var. Tucker adlı bir gencin dilinden, ergenlik çağında obez bir kızın hikâyesi. Onu, gazeteye verdiği ilana cevap verdiği için tanımıştır: "Babam kedim Nader'e evde bakmama izin vermiyor. Onu kim ister?" Dinki kediyi alır. Şişmanlamaya başlayınca kediyi de aşırı beslemeye koyulur. Genç kız gitgide daha da dış hayattan uzaklaşır, çünkü despot tavırlı annesi onunla ilgilenen herkesi uzaklaştırmaktadır: Sadece Tucker ve kız arkadaşını değil, kızla gerçekten ilgilenen tek kişiyi, hikâyenin diğer şişmanı John'u da uzaklaştırmaktadır. Merdivenden inmek bile büyük bir sıkıntı haline gelecek kadar obez olduğunda, Dinki'nin tepesi atar: Uyuşturucu kullandığını belirten afişler hazırlayıp bütün mahalleye yapıştırır. Aslında tabii ki uyuşturucu kullanmaz, ama en azından annesinin mükemmel sosyal imajını sarsmayı başarır. Ve Dinki'nin durumu düzelmeye başlayınca, zayıflamanın etkileri kediye de yansır. Kitap bir başyapıt olmamakla beraber, en azından gençlerin dilinden, istenmediği halde şişmanlanırsa neler olabileceğini anlatmayı beceriyor.
PASİF OBEZLİK
Bu tipler çoğunlukla sevimlidirler ama kolay etki altında kalırlar ve bir anda sevinçten hüzne geçerler. Diğerleriyle neredeyse ortakyaşar (sembiyotik) haldedirler, bu Apfeldorfer'in hiperempati dediği ve sonunda onları diğerlerine tamamen kapatan bir haldir. Pasif obezler şişmandır çünkü çok yerler ve çok yerler çünkü bunalımın ya da depresyonun kaynağı olan yaşam değişkenlikleriyle cebelleşmeyi beceremezler. Yani gözlerini ve kulaklarını kapayıp, iyi bir yemeğin gerileyen ama aynı anda yatıştıran zevki için midelerini kocaman açarlar.
Kırk altı yaşındaki Georges bana gelip yeterince "sertleşememekten" şikâyet etti. Aslında sert olmayan kendisi, bu ilk bakışta görülüyor: On kilo fazlası var, eli de yumuşak ve ölgün. Evcil bir meşgalesi var, babasının devasa pul koleksiyonuna bakıyor. Evinde her şey elinin altında: Nadir oral seksler ve mekanik bir şekilde mideye indirdiği tatlılar ve meyvelar karşılığında artık sadece arada bir okşadığı karısı... Avcı güdüsü onda kesinlikle yok, ne işinde, ne cinsel, ne de besinsel hayatında; her şeyi "armut piş, ağzıma düş" şeklinde yaşıyor. Muhtemelen annesiyle, babasının mirası konusunda bir kavgayla kesilen ilişkisi sorunun merkezini oluşturuyor. Kavgayı mahkemede kazandı ve mali güvenliğini kurtardı ama kavgacı girişimini duygusal planda pahalı ödedi.
Ve macerayı yaşadıktan ve bir lokanta satın alarak yaşamın zorluklarıyla yüzleştikten sonra evine çekilmeyi seçti. Kendini önce bir odayla, sonra da sanki dölyatağında oturur gibi her gün oturduğu bir koltukla sınırladı. Georges orada bütün güdülerini boşaltabiliyordu. Diyet uzmanının onun için yapacak hiçbir şeyi yoktu, en azından karısı yerine kendini yemek biberonuyla doldurma fikrini tercih ettikçe. Pasif obezlik vakasında, sonunda mide kalpten daha önemli bir hale gelir.
Ve Georg Groddeck, kabızlık üzerine yazdığı denemede insanın ikiye değil üçe bölündüğünü söylerken haklıydı: Kafa, kalp ve mide.
Midenin böylesine önemli olması, bize, Rabelais'nin insan vücudunun iç bölümünü yüceltmek için gösterdiği çabayı hatırlatıyor. Platon'un felsefesinde midenin altı ve cinsel bölgeler gizli kalırken, Rabelais grotesk sayesinde gizi çözdü. Ve Marquis de Sade'nin erotik gezileri terörle biterken, Rabelais'ninkiler hep büyük bir kahkahayla sona erdi. Pantagruel'in hasta midesi, mitik kişiliği, ihtiyatlı bir şekilde iç organları arasında yer değiştiren bir mağara bilimci ordusu tarafından, Ali Baba'nın mağarası gibi keşfedildi.
Mide aynı zamanda Zola'nın da bazı romanlarının ana ögesidir. Le Ventre de Paris'de Florent yaşamı Halles'deki satıcılardan öğreniyor. Germinal'de, kitabın kahramanı Étienne Lantier madende çalışıyor ve orada durmadan diri diri yemek ve yenmek mitini üretiyor. Petit Poucet'in hikâyesinin çocuklar üzerinde oluşturduğu heyecanın da gösterdiği gibi, yutmak ısırmaktan daha arkaik bir eylem: Isırmak aktif bir iradeyi içeriyor, yutmak daha ilkel mekanizmalara gönderme yapıyor. Yaşam kalpten değil mideden doğar, tarih ve yazarlar bunu söylüyor. Ve bunun tersini söyleyecek olanlar da obezler değil.
STRES OBEZLİĞİ
Çeşitli deneyler, belli bir stres derecesine tepki olarak da şişmanlanabileceğini gösteriyor. Bu konuda insanla fare birbirlerine benziyorlar. Eğer, mesela, bir laboratuvar faresinin kuyruğuna düzenli olarak iğne batırılırsa, küçük hayvan kendisini çılgınca yemeye iten bir uyarı halinde bulur. Analog bir deneyde, yetersiz ışıklı ve çok gürültülü bir odaya yerleştirilen birkaç kobay insana çözülmesi imkânsız bir puzzle verildi. Daha sonra yemek sunuldu ve görüldü ki, stres, obezlerin, özellikle de kadın obezlerin normale göre yüzde 25 daha fazla yemesine sebep oldu. Başka bir çalışmada hastalara, evlilik, boşanma, bir yakınlarının ölümü gibi stresli olayların kilo artışına sebep olup olmadığı soruldu.
Normal kilolu hastalarda yüzde 9'a karşılık obezlerin yüzde 79'u "evet" dedi. Stres, yoğunluğuna göre değişen bir rol oynuyor. Biraz stres iştah açarken, fazlası kesiyor. Bu sebeple modern diyet merkezleri düzenli olarak rahatlatma tekniklerini kullanıyor.
İNTİKAM OLARAK OBEZLİK
"Arkadaşım beni tamamen yok etmeden." Yirmi altı yaşında genç bir kadın olan Philippine bana yardım istemeye geldiğinde cümlesini bu sözlerle tamamlamıştı. Gece derslerine giderek biraz daha fazla serbestleşmeye çalıştığından beri, erkek arkadaşı Marc gitgide daha da kötü ve sahiplenici bir hale gelmişti. Çok ihtiyacı olan şefkati ondan esirgeyip, onu aşağılamak için ters ilişki kuruyordu. Böylece Philippine itkisel olarak yemeye başladı ve birkaç hafta içinde seksen altı kiloya ulaştı.
Ona bakıyorum. Güzel bir yüzü ve iletişime susamış kocaman siyah gözleri var, ama boyundan aşağıya bakınca, vücudu bir ponçonun altına gizlenmiş ve insanın aklına ancak piramitsi bir biçim geliyor. Bu arada, Philippine obezliğinden bahsetmediği için, ben de öyle yapmaya karar verdim. Bu şekilde, obezliğini bundan hiç bahsetmeden iyileştirecek ve iki yıl sürecek işbirliğimizin temelini atmış olduk. Kilosuyla ilgilenmek yerine, birlikte yaşayan anne babanın bu tek kızının hikâyesini dinledim: Zayıf ve hasta babası, annesi elleri sürekli yakasında, ikisi de Philippine'e en ufak bir serbestlik alanı tanımamışlar. Anneyle babanın çok fazla birbirini tutması, çocukların normal Oedipus üçgenlerini kurmalarını engelleyen bir fenomen oluşturur. Ve tabii, Philippine uslu, itaatkâr ve ailesini memnun etmekten hoşlanan bir kız olarak büyüdü. İyi arkadaşlarla iyi bir öğrenci.
Bunların arasında Marc da var, o da iyi bir ailenin çocuğu. İlk cinsel birliktelikleri çok şehvetli geçmedi ve birlikteliğin tek sebebi hayır demeyi tercih etmemekti. Philippine uyarıldı ama orgazm olmadı. Babasının kalp hastalığı kafasını çok meşgul ediyordu - iki yıl sonra öldü. Doymak bilmez bulimiasının başlangıcı bu ilişkisel dengenin kopmasına rastlıyor. Philippine'i hava değişikliği için Cenevre'ye yollarlar. Orada kuzenlerinde kalır ve siyaset bilimi okur.
Yemek yemek, babası ve erkek arkadaşıyla duygusal ilişkisinin kopmasını telafi eden bir şeydir. Tabii obezliğinin tek sebebi bu değildir. Buzdolabında duran razzialar, ona gerçekliği kontrol ediyorum yanılsamasını getiren, savunmacı bir eylemcilik biçimini çağrıştırmaktadır: Beklemekten ve gelecekten kaygılanmaktansa, yemek yemek daha iyidir. Yaşamın öngörülemez şeylerini keşfetmesi için Philippine'in babasının ölmesi gerekmiştir. Kendisini altın bir kafeste korumayı başlıca kaygı haline getirmiş bir aile tarafından, hep bu gerçeğin uzağında tutulmuştu. Ailesiyle birlikte yaşadığı yıllar boyunca, Philippine sürekli rüyasında boşluğa düştüğünü görmüştü. Piramitsi bir biçim almaktansa dengesini kaybetmekten korktuğunda, insan bundan daha güzel bir gösteri bulabilir mi?
İçbükey olmaktan çok dışbükey olan obez görüntüsü, cinsel kimliğinin eril eğilimini güçlendirmeye yarar, böylece dişi kırılganlığını telafi edebileceği üniversiteye gidebilir. Bu genç kızın cinsel hayatını izlemek onun kişisel evrimini anlamamızı sağladı. Büluğ çağının başında, Philippine arada bir mastürbasyon yapıyordu ve bundan hep güçlü bir suçluluk duyuyordu. Ardından orgazm tecrübesini yaşadı ama sadece klitoris orgazmını. Philippine vücudunun dışbükey imajını içbükey imaja çevirmeyi becerene kadar vajinası kapalı kalacaktı.
Değişiklikler yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı, ama ne zaman ki kendi aktif rolünü koruyarak benim sözlerimin içine işlemesine izin verdi, hız kazandı. Bu genç kızın duygusal hayatı, karşılaştığı, baştan çıkardığı sonra da tatmin olamadığı için terk ettiği erkeklerin cesetleriyle dolu bir savaş alanı gibi. Orada rehber arayışındaki eski bir uyuşturucu müptelasına, anne arayışındaki bir İtalo-Amerikalı diplomata, arabalı, kadınlı ve erken boşalan bir playboya rastladık. Philippine'le yaptığımız bu çalışma bana, bunalıma girmiş erkeklerin ne kadar çeşitli olabileceğine dair çok şey öğretti.
Terapinin bitmesinden iki yıl sonra, Philippine beni düzenli olarak haberdar etmeye devam ediyor. Evlendi, mutlu bir çiftler ve bir çocuğu oldu. "Sizi televizyonda gördüm" diye yazdı, "ve çok iyi olduğunuz hissine kapıldım. Eğer şimdi beni görseydiniz, nasıl zayıfladım inanamazdınız, çocuğum beni nasıl mutlu etti."
Gerçekten inanamadım: Philippine sonunda obezliğinden bahsediyordu. Terapiye en büyük engel, tam da şişmanlığını cezai ve mazoşist bir şekilde kullanmasıydı. Duygularını ifade etmeye pek alışık olmadığından, Philippine hasta babası için bir duygu ya da kendisini boğan annesine karşı bir düşmanlık duyma hakkını asla kendinde görmemişti. Bu volkanı içine atmıştı ve obezliği de buna yardım etmişti. Şişmanlamak bir intikamdı: Hem hatalarının cezasını çekmesine, hem de tatmin olmasına yardım ediyordu. Vücudunun "gıdayı dışkıya çevirdiğine" inanan Philippine, sonunda, çocuğu sayesinde kendi içi hakkında daha mutluluk verici bir anlayış bulabilmişti.
PSİKOSOMATİK OBEZLİK
Hilde Bruch'ten Philippe Jeammet'ye önemli beslenme uzmanlarının dikkat çektiği gibi, obezliğin temel sebeplerinden biri duygularla heyecanın karıştırılmasıdır. Bağırsal heyecanları algılamakta çok yetenekli olan obezler daha ince duyguların yankısına sağır gibidirler. Onlar için yemek yemek sadece bir yaşam tarzı değildir, aynı zamanda kendilerini ifade etme biçimleridir. Bu yüzden bu sınıftaki obezler açlıklarını besinsel bir olgu olarak algılayamazlar. Açlık, tansiyon ve sinir birbirine karışır; saldırganlıkları kolayca açgözlülüğe dönüşebilir. Psikosomatik tıp "aleksitimik tipler"den bahseder, yani duygularını ayırt edemeyen tipler.
PROVOKASYON OBEZLİĞİ
Delphine'in, hayatı sadece flört ve ayartmadan ibaret olan güzel ve çekici bir annesi var. Genç kız, diplomat babası evde yokken annesinin sevgilileriyle evde buluştuğunu fark ettiği zaman fazla yemeye başlamış. Delphine ergenlik çağında kırılgan bir insan olarak çarçabuk dubaya dönüşüverdi. Doktorunu bile yanılttı: Doktora göre, sadece annesinden biraz uzaklaşmak istiyordu. Aslında, Delphine başka iki hedefe ulaşmıştı: Bir taraftan, en azından birkaç hafta annesini kendisiyle ilgilenmek zorunda bıraktı; diğer taraftan da, utanmadan caka sattığı çirkin obezliği sayesinde, annesinin baştan çıkarıcı imajını yerle bir etti. Ve sevgililerinin birçoğu bu sebeple kadından uzaklaştı.
ÖZGÜRLÜK ALANI OLARAK OBEZLİK
Yasaklar ve konformizmle dolu bir dünyada, obezlik anarşik bir isyan boyutuna bürünüyor. Apfeldorfer'in anlattığına göre, "Madem şişmanım, yarısı kadar olsam ne fark eder!" diyor Julien. "Ve sıradan bir şişman olmadığıma göre, geçtiğim zaman herkes bakıyor." Obezlik hem bir gettoya hapsedebilir, hem de köprü olabilir. Sirklerdeki sakallı kadınlar gibi. Ve obez zayıflaması gerektiğinde, kilo kaybetmeyi düşünür ama aynı anda diğerlerinin kendisine bakmasını sağlayan anti-konformizmini kaybetmekten de korkar.
Çift ve obezlik
Yolanda Cenevre'de oturduğu şu sıralarda, serinkanlılıkla geçmişe bakmaya başlıyor ve আসলে formuna bu kadar çok dikkat ederken, nasıl kırk yedi yaşında doksan beş kilo olacak kadar şişmanladığını anlamayı beceriyor. Her şey, Bulgaristan'da, İsviçre'deki kocasının yanına gelebilmek için vize almayı beklerken, üç yıl içinde oldu. Yolanda bir yandan yalnızlığın sıkıntısını ve bir gün kocasına ulaşabileceğinden duyduğu kuşkuyu atmak, bir yandan da şişmanlığının yalnızlığından faydalanmak isteyen bir aile dostunun girişimlerini püskürtmesine yardım ettiği için yediğinin farkındaydı. Şişman olmak onun için bir savunma gibiydi.
Ama bugün, tabii ki kocası için, ama aynı zamanda kalp damar komplikasyonlarından endişe eden doktoru için tavır değiştirmesi gerekiyor. Ama kötü alışkanlık çetin ceviz çıktı ve Yolanda yardım istemeye geldi.
Onun da vakası tek değil. Sık sık, çok çekici ya da baştan çıkmaya çok meilli olma korkusuna bağlı zayıflama isteksizliği gibi durumlara rastlanır. Obezler beğenilmekten korktuklarından değil, daha çok kalın yağ tabakalarının altına yerleşmiş gerçek doğalarının ortaya çıkmasından endişe ediyorlar. Terapi sırasında, zincirinden boşalan cinselliklerinin özgürleştiğini görmekten korkuyorlar. Bunu engellemek için yemeye devam ediyorlar. Ya da tam tersine, yine oburluğa gömülüyorlar çünkü o kadar korktukları cinsellikleri korktukları kadar zincirinden boşalmıyor; yani zayıf ya da şişman, derinde hiçbir şey fark etmiyor.
Apfeldorfer'in hastası Blandine'in vakasında olduğu gibi, sorun ilişkisel türde de olabilir. Blandine evliliğinin ilk yılında yirmi kilo alıp, bir yetmiş boya doksan sekiz kilo haline geldi. Terapi sırasında bu yirmi yedi yaşındaki genç kadın sıkıldığını ve kocasının, üstelik kendisini aldatan kocasının erken boşalmasından dolayı yoksunluk çektiğini itiraf etti. Kocası bu arada, kendini muayene ettirmeyi kabul etmiyor ve çokeşli maceralarını haklı göstermek için karısının obezliğini açık açık kullanıyordu: "Sen zayıfladığında tekrar sevişmeye başlayacağız" diyordu ve Blandine buna inanıp her tür cinsel teması reddetmesini doğal karşılamaya başlamıştı. Şişman olma olgusu onu, kocasının iyileştirmesi gerektiği bir hasta konumuna getirmişti. Ve ilişkileri geriye doğru gidiyordu.
Ama dişiliğin "piramitsi" imajı adına obez kadınlardan hoşlanan erkekler de vardır; Botero'nun eserleri buna şahitlik ediyor. Şişmanlar çoğunlukla, bütün ihanetleri, bütün reddetmeleri ve başka küçük sado-mazoşist oyunları kabullenmeye razı olacak ölçüde, fiziklerine rağmen kabul gördüklerinin bilincindedir ve minnettardır. Obez, kendinden daha yüksek bir konuma yerleşmiş arkadaşının vasıtasıyla var olur. Gerçek bir etek avcısı olan Jean-François bu mekanizmayı gayet iyi biliyor. Kadınlara kur yapacağı zaman, en çekici olanları arkadaşına bırakıyor: O, tombul olanları tercih ediyor, çünkü asla hayır demeyeceklerini biliyor.
Bu gibi durumlarda zayıflama tedavisi, çifti bağlayan sözleşmeyi feshetmek anlamına geliyor. Obez eşinin gamsızlığından dolayı kendini suçlasa da ("Hepsi ben şişmanım diye!"), bir kere zayıfladıktan sonra eşinin gerçek ilgisizliğinden başka bir şey gözlemleyemez. Bunu kabullenmek bazen çok güçtür ve çoğunlukla rejimleri başarısız kılan budur. Başka koşullarda, çoğunlukla fazla güzel ve fazla bağımsız bir karısı olacağı korkusuyla, eş rejimi sabote eder. Bütün bu sebeplerden dolayı, bir obezlik sorunuyla karşılaşıldığında, öncelikle çiftin ilişkisi hakkında bilgi edinmek tercih edilmelidir.
Öyle durumlar olabiliyor ki, bazı insanlar eşlerine haklı çıkma keyfini yaşatmamak ve bu yolla özerkliklerini korumak için bile şişman kalmak isteyebiliyorlar. Otuz yaşında bir kadın olan Sophie, kocasının kendisine yakıştırdığı obje statüsüne karşı isyanını şişmanlayarak gösteriyordu. Gerçekten de, kocasının pek takdir etmediği şişmanlığı, karı-koca hizmetçiliğinden kurtulmasına yardım ediyordu. Ayrıca, obezliği başka erkeklerin cesaretini kırıyor, sadece cinsel olmayan, dolayısıyla idare etmek için fazla komplike de olmayan ilişkiler kurabilmesini sağlıyordu.
Cinsellik ve yuvarlaklık
Amerikalı psikiyatrist Henry Jordan'ın kusursuz bir biçimde açıkladığı gibi, cinsel ve besinsel düzensizlikler kökenlerini çoğunlukla oral kişiliğin derinliklerinde bulurlar. Percy Adlon'un güzel filmi Zuckerbaby, oburluğun nasıl bir baştan çıkarma aracı haline geldiğini gösteriyor: Bir cenaze işleri acentesinde çalışan filmin kahramanı Marianne, şekerler sayesinde bağlandığı obur ve iri yarı vatmanla karşılaşana kadar kimsenin umurunda bile değildi.
Obezlerin cinselliği, ortalama kiloda olanlardan hiç farklı değildir, hatta bazen zayıflardan daha ışıltılıdır. Rejimde olanlarda, doğrudur, bazen bu çileci bileşen yeme arzusunun noksanlığını cinsel isteksizlikle bir araya getirir, ama, genelde davranış çok fazla değişmez. Ergenlik çağındaki on altı obezle bir grup ince kızın davranışlarını karşılaştırdığımızda, kayda değer hiçbir farklılığa rastlamadık. Ve yüzde 20'lik bir kilo fazlası olan 475 kadın üzerinde gerçekleştirilen bir çalışma da tamamen aynı sonucu verdi. Bu arada, vücut yoluyla zevk vermek ya da almak söz konusu olduğunda, kendi fizikleri üzerine fazla özeleştiri yapmalarının bazı sorunlar doğurduğu ortaya çıktı.
Ergenlik çağında olanlar diğerleri gibi sevişiyor fakat iç çamaşırlarını çıkarmayı reddediyorlar ya da ışığın söndürülmesini istiyorlar.
Cinsel düzen sorunlarında özgüven kilodan önce geliyor. Bazı pozisyonlarda sevişmenin zorlukları, simgesel değerleri görmezden gelinmese bile çabuk aşılıyor. Obez erkeklerin oral seksi sevmelerinin tek nedeni yatakta hareket etme güçlüğü çekmeleri değil, psikolojik edilgenliklerini aşmaya da her zaman istekli olmuyorlar: İtiraf edilmeyen bir paşa sendromu. Rejime girdikleri zaman obezlerin, fizyonomilerinde meydana gelecek radikal değişiklikten korktuklarını unutmayalım. Bazıları cinsel arzularının kontrol edilemeyecek düzeyde artmasından korkarlar. Diğerleri ise vücutlarının ya da cinselliklerinin kontrolünü kaybetmekten ürkerler. Bu yüzden asla vücut ve kişilik için çok şiddetli, hoyrat rejimleri kendilerine dayatmamaları gerekir.
İmajın yeni fiziksel görünüşe uyarlanmasında çoğunlukla bir psikoloğun yardımı gereklidir. Gerçekten, birkaç kilo kaybetmek ya da estetik cerrahinin yardımını almak vücudun olumsuz imajını silmeye yetmez. Hastalarımdan biri, Sabrina, müdahaleden sonra da eski demode kıyafetlerini giymeye devam ediyordu, makyaj yapmıyordu ve asla kuaföre gitmiyordu. Vücudunu bilinçsiz olarak eleştirmeye devam ediyordu ve değiştiğine inanmıyordu. Bir psikolog onun kendine güvenini yeniden kazanmasına yardım etti ve çekici olmasını sağladı.
Dr. Alain Golay (obezlik konsültasyonu) ve Véronique Jagstaidt (seksoloji bölümü) tarafından Cenevre'de 20 ila 50 yaşları arasında otuz obeze karşılık aynı kültürel seviyede bir kontrol grubuyla yapılan araştırma, Bay O (obez) ile Bay NK'nın (normal kilolu) robot resimlerinin çizilmesini sağladı. Eğer Bay O obez olduysa, çok yediği ve bunu yapmadan duramadığı içindir. Aynı zamanda, yemekler arasında şekerli gıdaları atıştırmayı sevdiği ve bir pastayı yemeğe başladığında, duramadığı içindir.
Her halükârda, oburluktan çok stresten dolayı Bay O bu besinsel düzensizliği ediniyor. Ani açlıklar öyle bir şişman yaratıyor ki, tam da mutsuz kardeşleri gibi, mayo tecrübesinden korkar oluyor. İleri çıkan göbeğinden, cinsel hayatı zarar görecek kadar utanıyor.
Bay NK'nınkilere göre üçte bir oranında azalan cinsel ilişkilerinden sızlanıyor ve bu alanda genel bir tatminsizlik bildiriyor. Acı veren erotik bir zavallılığın düşselleştirilmesi şeklinde beliren istek sorunlarından, Bay NK'nınkilere göre sıklığını yitiren ereksiyon ve mastürbasyon sıkıntılarından şikâyet ediyor. Bay O, Bay NK'nın tersine, münhasıran heteroseksüeldir, Bay NK'nın cinsel merakı bazen hayaller ve düşler biçiminde "homoseksüel bir baskın"a uğrayabilir. Hatta Bay NK'nın kendini bazı kolej ya da vestiyer tecrübelerine bıraktığı vakidir.
Bay O için, bir kadının ileri gitmesi ve cinsel inisiyatifi eline almasında hiçbir sakınca yoktur, oysa böyle durumlarda Bay NK kendini rahatsız hisseder. Genel olarak, toplumsal ya da cinsel saldırganlık yoksunluğu Bay O'da belirleyici bir özelliktir. Ama edilgenliği, Bay NK gibi cinsel bir performans iştahsızlığına ya da bir erken boşalmaya göre bir tavır belirlemesini engeller.
Sonuçta, her alanda bayağı uyuşuk olan Bay O, sürekli kış uykusunda olduğundan kendini çoğunlukla olduğu gibi kabul eder ve Bay NK'dan daha fazla bunalmaz. Kendinden geçmek ya da sığınmak için aradığı şey alkol değildir (Bay NK'nın tersine), ama başka bir bağımlılığı vardır: Yemek.

İştah Bozukluğu: Besinsel Anoreksi ve Cinsel Anoreksi
Anoreksi bulimiaya göre daha nadir rastlanan bir fenomen olmakla birlikte daha az ciddi değildir. En iyi bilinen şekliyle, zihinsel anoreksi ölümcül bir hastalık haline de gelebilir. Vakaların yüzde 8'inde hastalar sonunda intihar eder ya da yemek yemeyi ümitsizce reddettikleri için ölürler.
Besinsel anoreksi neredeyse her zaman beraberinde cinsel anoreksiyi de getirir. Arzu yitimi ve kadın kimliğinin bozulması, en ciddi vakaların başlıca semptomlarını oluşturur ve cinsel tepki de hastalığı tahmin etmek için iyi bir kriterdir.
Toplumsal Faktörler
Tarih büyük anoreksi hastaları gördü. Les indomptables, kendilerine atfedilen aynı adlı eserde onlardan bu şekilde bahsediliyor. Ünlü Avusturya İmparatoriçesi Sissi kendine Drakonik besinsel kısıtlamalar getiriyor ve kendisini yalnızlığa mahkûm ediyordu. En ünlü vaka Sienneli Azize Catherine'in vakasıdır; psikiyatr D. Rampling bize şöyle tarif ediyor: "Catherine beslenme konusundaki aczini, Tanrı'nın günahlarına karşılık verdiği bir ceza olarak algılıyordu, yani günahlarının kefaretini ödüyordu. Bunun için de kusması gerekiyordu. Tabii sürekli kusmayı beceremediğinden, Catherine kusabilmek için boğazına ince bir dal parçası sokmak zorunda kalıyordu. Öldüğü güne kadar her gün bunu yaptı." Günahkârlar kusarak günahlarını dışarı atarlar ve Tanrı'nın affını elde ederler. Ama, dünyadan el etek çeken ilk keşişlerden Aziz Jérôme'un da dediği gibi, sadece yiyecek perhizi ahlaksız arzuları kontrol edebilir. Yağ ve şeker şeytanın araçlarıyken, en ulvi ifadesi oruç olan çilekeşlik ilahi bir arınma biçimidir.
Bulimianın aksine, toplumsal etmenler anoreksiyi körüklemez, ama yardım ederler. Nitekim bu hastalık Japonya'nın bazı bölgelerinde, Batı kültürünün estetik kuralları oralara ulaşana kadar bilinmiyordu. Zihinsel anoreksi vakalarında, semptomlara etki ederek hüküm süren bireysel psikopatolojidir. Son olarak "ağırlığa bağlı siklotimi" kavramını bulan ve zayıflama ihtiyacının arkasında sadece oburluk olduğunu savunan Fausto Manara'nın tezlerini analım.
Anoreksinin sebebi zayıflama zorunluluğu değildir; ille de toplumsal bir sebep aranacaksa, özgürleşme fikrine bakmak gerekir. Aslında, feminist hareketler bir yandan duyumsal bedenin ekolojisini, hazzın esas bölgesi olarak önemsiyorlar —erkek modele atfedilen sportif ve askeri ideolojinin kaslı ve güçlü bedeninden oldukça farklı olarak— ve diğer yandan kadınların kendi kaderlerinin sorumluluğunu tek başlarına üstlenebilmeleri için onları güç birliği yapmaya teşvik eden sosyokültürel bir akım yaratıyorlar. Protestan ahlaktan gelen sorumluluk kavramından doğan bu hareketler sapkın ifadelerini, yaşamdan çok erotik kontrollerine değer veren anoreksik kişiliklerde bulurlar.
Bazı anoreksi uzmanlarına göre hastalığın sebebini biyolojide ya da makrososyolojide değil, aile mikrososyolojisi içinde aramak gerekiyor. Çoğunlukla anoreksi hastalarının anne babalarının arasındaki ilişki dengesiz olur; babanın anneye saygısı yoktur —onu kültürel olarak aşağı ya da psikolojik anlamda olgunlaşmamış olarak görür— ve anne —çoğunlukla sert ve soğuk— sevmez. O zaman, kızları dünya ahiret annelerine benzememeye karar verir. Göğüsler ve kalça gibi kadınlığın en gözle görülür özelliklerinden kurtulmak için öncelikle yemek yemeyi keserler. Sonuçta, anoreksi burada bir tür açlık grevine, aile düzenini reddetmek amacıyla sahnelenen bir protestoya denk düşer.
Lozanlı bir psikiyatr olan Patrice Guex de anoreksinin bir iletişim sorunu olduğunu düşünüyor. Bunun kanıtını bize, hastanede müşahade altında olan anoreksi hastaları veriyor: Ailelerinin içinde zorbalıklarını dayatmaya alıştıklarından, çatışma mekanizmalarını bu terapistlerin, doktorların ve eczacıların oluşturduğu yeni aile ortamına taşımaya çalışıyorlar. Başka bir deyişle, evlerinde yaptıkları gibi, hastaneye de nifak tohumları ekmeye çalışıyorlar.
Psikolojik Faktörler
Anoreksi hastaları kendilerine yeteri kadar güvenmek için çevrelerindekilere çok fazla bağlıdırlar. Ergenlik döneminde bu güvensizlik depresyona dönüşebilir ve anoreksi hastasının birdenbire bütün yönlerini kaybetmesi için küçük bir ev değiştirme bile yeterli olabilir. O zaman anoreksi en azından vücudunu ve gıdaları kontrol etmesini ve hassas narsisizmini korumasını —sert bir kabukla çevrili yumuşak bir ceviz olarak tanımlanabilir— sağlayan bir kurallar bütünü haline gelir. Anoreksi hastaları boşluklarını ya da içlerindeki volkanı saklamak için kabuğun üzerinde bulanıklaşırlar. Ancak ikinci bir zamanda besinsel ritüel erotikleşir, dikkati başka bir şeye çekerek. Çünkü anoreksi hastalarının gerçek sorunu onların neredeyse hiç yemiyor olmaları değil, yemiyor olmalarının gizledikleridir. Anoreksi hastasının bilinçsizce geliştirdiği bu şeytansı mekanizma, hastalığını çileciliğin ve ruhaniyetin arkasına saklamasını sağlayan akıl sayesinde daha da kolaylaşır.
Anoreksi hastasının ne sakladığını anlamak için bir sonar gerekirdi. Üç özellik araştırmayı kolaylaştırabilir:
-
Teşhircilik Eğilimi: Kendilerinden utanan obezlerden farklı olarak, anoreksiklerin bariz bir teşhircilik eğilimi vardır. Vücudunu gösteren bir striptizcinin utanmazlığıyla kararlılığını ve zekâsını göstererek baştan çıkarır. Bu mekanizmanın en güzel kanıtı, anoreksiklerin hikâyelerini anlattıkları eserlerinin hızla çoğalmasıdır. Bulimia Anoreksi Derneği'nin kurucusu olan ve anoreksi dramını aşmaları için hastalara ve ailelerine anonim alkoliklerin formülünü uygulayan Fabiola de Clercq, kitabında anoreksiklerin kiloları azaldıkça nasıl kibir duygularının arttığını açıklıyor.
-
Cinsel Korkular: Psikanalizin de bize gösterdiği gibi, korku daima bir tedirginlik ifadesidir. Anoreksiklerin büyük bölümünün seks için gösterdikleri korku, cinsel kimliğin çoğunlukla vücut imajındaki bozulmaların kökeninde olduğunu kanıtlıyor. Ve kilo kaybı kadın kimliğine özgü aybaşı döngüsü kadar, ikincil cinsel karakterleri de etkiler.
-
Kontrol Hazzı ve Açlık Orgazmı: Oruç tutan insanlar, jogging tutkunlarının koşarken aldıkları zevke oldukça benzer bir zevk duyarlar; onlar için bir tür Nirvana'dır bu; biyologlar daha nesirsel olarak endorfin üretiminden bahsediyorlar. Heyecan ayini psikanalist Evelyne Kestenberg'in "açlık orgazmı" gibi diye tanımladığı bir doruğa ulaşabilir; haz, itkiden onun kontrolüne geçer, anoreksiklerde mistik esrimeye yakın bir heyecan yaratır. Azizler günah karşısında güçlerini göstermek için kendilerini yemekten yoksun bırakırlardı, anoreksikler ise bunu yaşam karşısında bağımsızlıklarını kanıtlamak için yaparlar.
Hastalığın kişisel özerkliğe geçiş, yani çocukluktan ergenliğe ya da ergenlikten yetişkinliğe geçiş evresinde belirmesi tesadüf değildir. Anoreksikleri yemeği bu denli reddetmeye iten bu kopma korkularıdır: Anoreksikler bir şeye ihtiyaç duymaktan kurtulmak için hiçbir şeye ihtiyaç duymamaya karar verirler. Ve anoreksiklerin hastalanmadan evvel küçük model kızlara benzemeleri de tesadüf değildir:
Çok küçük olduklarından ebeveynlerine keyif vermeye alışıktırlar. Ancak kendilerine özgü arzuları olduğunu ve üstelik bunların anne babalarınınkilerle zıtlaştığını keşfettikleri noktada çılgına dönerler. Ve anne baba şefkatinden yoksun kalmak istemedikleri için itkilerini yadsımayı seçerler.
Cinsel Sorunlar
Cinselliğe ilgisizlikleri sabit olmakla birlikte, anoreksiklerin sık sık cinsel ilişkileri olur. O zaman, uzun bir süredir regl olmamış olsalar bile, gebeliği önlemek için jinekoloğa giderler.
Dr. Pierre Lachgar anlatıyor: "Bazen jinekolog geniş süeterlerle kamufle olmuş anoreksik hastaları kabul eder. Bu kadınlar, hiçbir duygu olmaksızın cinsel ilişkiye girerler ve normal olmak ve diğer kadınlar gibi regl olabilmek için ilaç isterler. Aslında istedikleri vücutlarının kendi isteklerine amade olduğunu doğrulatmaktır."
Kilolarının yüzde 20 ila 50 azalması anoreksiklere bu android ve kadavramsı görünüşü getirir. Bu hastalar sık sık adet kesilmesi ve yumurtalığın bloke olmasından kaynaklanan bir sterillikten şikâyet ederler. Başlangıçta, zihnin nöroendokrin sistemi kontrol etmesiyle bu iki sorun ortaya çıkar ve ardından kilo kaybıyla pekişir. Anoreksinin en ciddi biçimlerinde, hastaların kadın olmasını engelleyen zihindir. Yiyeceği reddettikleri biçimde seksi de reddederler; oruç sayesinde kendilerini cinsel alanın dışına yerleştirirler. Ama cinselliği kaldırın, başka biçimlerin altına gizlenerek dört nala geri döner. Demek ki cinsel tutum, anoreksiyi anlamak için çok önemli bir işaret haline geliyor. Bunu, ciddiyet derecesine göre sıraladığımız, aşağıdaki dört vakada göreceğiz.
-
Marine: Marine mesafeli bir baba, aşırı himayeci bir anne ve üstünkörü duygusal ilişkilerle birlikte büyüdü. On dört yaşındayken ilk adetlerinin başladığını acısına rağmen mutlulukla gördü, çünkü onlar kadın olduğunun kanıtıydı. Üç yıl sonra ilk defa mastürbasyon yaptı, bu da ona büyük bir utançtan başka hiçbir şey kazandırmadı. İlk orgazmı, on dokuz yaşında, erkek arkadaşıyla birlikte olunca tattı. Bu deneyimi şiddetli bir fırtına olarak tanımlıyor ve kendisinde öyle korkutucu bir anı bırakmış ki, heyecanını ve hazzını o günden itibaren hep saklamış. Marine bugün yirmi beş yaşında, hosteslik yapıyor. Bana, neden en ufak bir arzu hissedemediğini ya da orgazm olamadığını anlamak için geldi. Kendi hazzından utanıyor, ama arkadaşının orgazm olması için müthiş özen gösteriyor. Marine'e gelince, kendisini koyverme imkânsızlığını, "akıntıya kapılıp gidiverme" korkusuyla meşrulaştırıyor. İlk erkek arkadaşından ayrılmasıyla şok geçirmiş, ardından çökmüş olduğu için arka arkaya sonuçsuz iki sevgiliden medet ummuş.
Daha ilk görüşmemizden itibaren, satır aralarında, periyodik ama kolay kolay yok olmayan bir anoreksi eğilimi ortaya çıktı. Marine şişmanlama korkusuyla güdülenmemişti. Sevdiği halde kendini yemekten yoksun bırakmasının sebebi, işinde yeteri kadar başarılı olamadığı ve erkekleri baştan çıkarmayı bilmediği için kendi kendini cezalandırmaktı...
Doğrusunu söylemek gerekirse, anoreksiden sıkıntı çekmiyor, ama kaybettiği yedi kilo ve adetlerinin kesilmesi tehlike çanlarının çalmaya başladığını gösteriyor. Takıntılı ve mükemmeliyetçi, güzel ama soğuk, Marine gerçekten, yemek yemek ya da sevişmek fark etmez, haz almakta güçlük çekiyor. Bir psikanaliz sürecinden sonra, bir vücut terapisinde ortak karara vardık. Bu terapi hala sürüyor: Hazzı yemekte ve cinsellikte bulmadan önce, Marine'in onu kendi vücudunda keşfetmesi gerekecek. -
-
Silvie: Silvie, otuz üç yaşında bir biyolog, o da başka bir hafif anoreksi vakası teşkil ediyor. Marine hazzı mükemmeliyetçilikle ikame etmişken, Silvie şişmanlığı engellemek için zayıfluyor. Kocası Fabien evliliklerinden hemen sonra bir çocuk istemişti, ama Silvie mali geçim kaynaklarına güvenmediği için, bankalarında en az iki yüz bin franklık bir hesap oluşturmayı beklemeyi tercih etmişti. Ama bu hedef yakalandıktan sonra, Silvie bu vade bitimini, tutarı yükselterek ileri itmeye çalıştı. Kocasının ısrarları karşısında beslenmeyi kesti. On kilo kaybetti ve adetleri kesildi. Çift bir psikoloğa muayene olmaya gitti, doktor da onlara evlat edinmelerini önerdi. Bir süre tereddüt ettikten sonra Silvie kendine ait bir çocuk istediğini ileri sürerek bunu reddetti ve şüphesiz zaman kazanmak için, kendini hastaneye yatırttı: Kilo alması beklenirken, gizli gizli kusarken yakalandı. Ve ancak muayene için bana gönderildiği zaman Silvie kendini açıkça ifade etti: Çocuk büyütmek için en ufak bir isteği yoktu, ne kendisininkini, ne de başkasınınkini. Çocuğu bir rakip olarak görüyordu ve kocasının en sevdiği küçük kız olarak kalmak istiyordu. Buna "Baby Doll sendromu" diyoruz.
-
Jessica: Jessica'nın hikâyesi daha komplike. İlk bakışta zihinsel anoreksinin bütün belirtilerini gösteriyor: Büyük mavi gözleri hayaletimsi bir suratın ortasında açılıyor, bir yetmişlik boyu olsa olsa kırk bir kiloyla doldurulmuş ve zayıflık, bu yirmi üç yaşındaki genç kızın metabolizmasını, en sevdiği sporu bırakmaya zorlayan eklemsel problemler yaratacak kadar değiştirmiş. Ailenin hikâyesi, bir anoreksi el kitabı olacak cinsten: Aşırı himayeci bir annenin kızı olan Jessica, çocukluğunu ve ergenlik dönemini, kendisini yemek yemeye zorlaması gerektiğini dinleyerek geçirmiş. Babası pratik olarak hiç orada olmamış. Buna karşılık Jessica, on üç yaşındayken, babasının nadir evde geçirdiği günlerden birinde annesini aldattığını keşfetmiş. Kendi tarzıyla, kendine şiddetli mide ağrıları çektirerek onu ihbar etmeyi denemiş. Ama kimse ona dikkat etmediği için, bilinçaltı onu daha ağır şeylere yöneltti. Bu, on altı yaşındayken oldu. Bir aylığına Paris'e gitti ve geri döndüğünde sekiz kilo vermişti. Peki ne oldu? Evinde oturduğu kadın, kocası onu çok şişman olduğu için terk etmişti, Jessica'nın fazla kilolara karşı olan nefretini, ona idrar söktürücüler vererek teşvik etti. Jessica dönüşünde klasik bir psikoterapiye başladı, ama iki yılın sonunda hiçbir sonuç elde etmeden bıraktı. Genç kız büroma, kumsalda bir batık kazazedesi gibi geldi, terapiyle büyücülüğü, Cenevre'yle Lourdes'u birbirine karıştırır haldeydi. Aslında ihtiyacı olan, cinselliğinden başka türlü bahsedebilmek, diğer doktorlardan farklı bir dinleyici bulabilmekti. Zayıflığının erkekleri cezbetmesine engel olduğunu söylüyordu; çıkmayı becerebildiği birkaç erkek de derslerinden başka bir şey düşünmeyen öğrencilerdi. Ve bir de, şu mucizevi iksiri kendisine mastürbasyon yapması karşılığında vereceğini söyleyen üfürükçü vardı... Vücudunu kabullenemediği için Jessica mastürbasyona sığındı; bunu sevdi ama başını ağrıtıyordu. Yaşamak ve dans etmek istiyordu, ama fiziksel kondisyonunu, bir daha dans edemeyecek kadar düşürmüştü. Şu ana kadar onu sadece on kez gördüm. Ama onu anoreksiden kurtarmak konusunda umutsuz değilim: Gerçek anoreksikler duygularını kontrol etmek ve çilecilik boyutlarına varacak kadar kadınsılık emarelerini azaltmak için zayıflamak isterken, Jessica kendi yaşında normal bir genç kızın bütün itkilerine sahip. Yardım arıyor ve anoreksinin kendi üzerinde kurduğu egemenliğe rağmen yaşamak istiyor. Tam anlamıyla, sadece denemek isteyip de uyuşturucu müptelası olan birinin durumuna sahip.
-
Sarah: Sarah'nın hikâyesi, terapi sırasında bana çizdiği kaplumbağa resimlerinin içinde gizli: En az, mezar taşına dönüşebilecek kabuğun altında soluksuz kalma korkusuna denk bir ustalıkla çizdiği kaplumbağalar. Onu ilk gördüğümde bana ailesinden kötü bahsetti: Paradan başka bir şey düşünmeyen babası, düş kırıklığına uğramış annesi, ittifak kurmayı gönülden istediği iki erkek kardeşi... İttifak imkânsızdı, çünkü kardeşlerinden biri kendisiyle oral seks yapmayı kafasına koymuştu... Sarah'nın anoreksisi bu noktada patlak verdi: Oral seksten iğrenmeye bağlı olarak yiyecekten iğrenme. O zamana kadar kendini ifade etmeyi beceremeyen ve hayır demeyi bilmeyen Sarah, zayıflamasının aile üyelerini endişelendirecek bir gücü olduğuna inandı, ilk defa kullandığı yepyeni bir güç: Bir yıl içinde erkek kardeşini yatılı okula göndermeyi, kendi terapisi için babasına küçük bir servet ödetmeyi ve annesine zulmetmeyi başardı. Ailesine üstünlüğü vermemenin basit hazzı için ölmeye değmeyeceğini ve belki de başkalarının arzularına karşı davranmaktansa kendi arzuları doğrultusunda davranmanın zamanının geldiğini anlaması için beş yıllık bir analiz gerekecekti. Ama ona varmadan evvel, Sarah anoreksi kabuğunun altında kaynayan bir öfke ve bastırılmış bir cinsellik gizlediğini kabul etmek zorunda kaldı. Sarah'nın vahşi itkileri erkek kardeşinin arzusunun ardında korunmuş gibiydi. Bunu fark ettiğinde, yeniden yemeye başladı. Kelimenin her anlamıyla. Bugünlerde, Sarah yeni sevgilileriyle daha ilk buluşmalarında yatıyor. Aslında, mazoşizmin altında neredeyse her zaman bastırılmış bir açlık yatar ve her anoreksik, içinde yaşama ve iletişim kurma arzusuyla dopdolu bir kadın barındırır. Sarah anoreksisini aştıktan itibaren erkeklere karşı otoriter bir tavır benimsedi. Saldırgan bir kimlikle özdeşleşti, en azından kısmen, çünkü artık kurban rolünde olmak istemiyor ve onlara boyun eğmek yerine, erkek kardeşinin kendisine yaptığı gibi, diğerlerini kullanmak istiyor. Sarah artık anoreksik değil, ama hala cinselliğini mekanik bir biçimde yaşıyor. Tamamen iyileşmesi için, sevme ve ailesinde olduğundan farklı bir şekilde sevilme imkânı olduğunu yeniden keşfetmesi gerekecek. Benimle kurduğu ilişkinin karşılıklılığının bunu öğrenmesini sağlayacağını umalım.
Bu bölüm daha bitmedi...
Elim erdikçe yüklemeye devam ediyorum.
Takipte kalın...